<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kitap Özetleri,Kitap Özeti &#187; a</title>
	<atom:link href="http://www.kitap-ozetleri.com/category/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/a/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.kitap-ozetleri.com</link>
	<description>Kitap özetleri, kitap özeti, kitap eleştirileri, yazarlar, romanlar, hikayeler, masallar, biyografiler</description>
	<lastBuildDate>Sun, 23 Aug 2009 16:19:15 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>ALBERT EİNSTEİN -Oyun</title>
		<link>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/a/albert-einstein-oyun.html</link>
		<comments>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/a/albert-einstein-oyun.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 23 Jul 2008 07:20:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[a]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/a/albert-einstein-oyun.html</guid>
		<description><![CDATA[Gülten KARLI Kişiler : Albert Eistein Milevya ( Birinci karısı ) Hans ( oğlu ) Elsa ( İkinci karısı ) Leo Szilard ( Meslektaşı ) Hitler Roosevelt ( Sahne 1 : Einstein&#8217;ın evi. Oldukça yoksul görünümlü bir oda. Yerde eski bir halı. Sobanın üzerinde kuruması için asılmış çocuk bezleri. Lavaboda birkaç tabak çanak. Odanın kıyısında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Gülten KARLI<br />
Kişiler :<br />
Albert Eistein<br />
Milevya ( Birinci karısı )<br />
Hans ( oğlu )<br />
Elsa ( İkinci karısı )<br />
Leo Szilard ( Meslektaşı )<br />
Hitler<br />
Roosevelt<br />
( Sahne 1 : Einstein&#8217;ın evi. Oldukça yoksul görünümlü bir oda. Yerde eski bir halı. Sobanın üzerinde kuruması için asılmış çocuk bezleri. Lavaboda birkaç tabak çanak. <span id="more-2204"></span><br />
Odanın kıyısında bir beşik ( içinde bebek ). Odanın ortasında Einstein&#8217;ın yerlere serdiği kitapları, hesaplarını yaptığı kağıtlar. Kağıtların arasıda çocuk oyuncakları.<br />
Bir köşede kanepe ve sandalye görülmektedir.)<br />
1.BÖLÜM<br />
EINSTEIN – ( Kısa pantolonlu, saçları darmadağınık bir halde, elinde kömür kovasıyla girer. Kovayı sobanın yanına bırakır. ) Merhaba Milevya ! Nasılsın ?<br />
MILEVYA – ( Yoksul giyimlidir. Omuzlarında şalı vardır. ) Nasıl olabilirim. Gördüğün gibi bezleri kurutuyorum. ( Topladığı bezleri katlar, sepete koyar. )<br />
EINSTEIN – ( Sandalyeye kurulur. Bacak bacak üzerin atar. ) Özel Görecelik Teorim ile ilgili yazımı bilim dergisinde yayımlamışlar. Bundan böyle çocuk bezi kurutmaya son. Odun kömür taşımaya son. Zengin olacağız Milevya. Kocan ünlü bir fizikçi artık. ( Dalgınlaşır. Yerdeki kağıtlarına eğilir. )<br />
MILEVYA – ( İzleyicilere )Dereyi görmeden paçaları sıvıyor.( Einstein&#8217;a) Kahve ister misin?<br />
EINSTEIN – ( Dalgın çalışmaktadır. Kağıtların birkaçını toplar. Kendi kendine ) Artık sizi dosyalayabilirim.<br />
MILEVYA – ( Sobanın üzerindeki çaydanlıktan bir fincan kahve doldurur. Einstein&#8217;ın önüne oturur. ) Einstein ! Sıcak bir kahve ?<br />
EINSTEIN – ( Gülümseyerek kahveyi alır. ) Teşekkürler Milevya. ( Kağıtlarına eğilir. )<br />
MILEVYA – ( Lavaboda bulaşıkları yıkamaya koyulur. Bu arada beşikteki bebek ağlamaya başlar. Milevya&#8217;nın arkası dönüktür. ) Einstein, bebeği sallar mısın ?<br />
( Einstein dalgındır. Milevya&#8217;yı duymaz. Milevya dönerek ) Einstein, lütfen bebeği susturur musun ?<br />
( Einstein kendisini çalışmaya vermiştir. Milevya ellerini kurularken )<br />
Aman tanrım! Yine dalgınlığı üzerinde. ( Milevya beşiği çekerek Einstein&#8217;ın ayak ucuna yaklaştırır.Einstein&#8217;ın ayağını beşiğin korkuluğuna takar. Beşiği sallaması için Einstein&#8217;ın ayağını hafif çeker, bırakır. Beşik sallanır,bebek susar. )<br />
HANS – ( Kanepede oturmaktadır. Beşikteki bebeğin sesiyle uyanmış, gözlerini ovuşturmaktadır. ) Anne ! Anneciğim !<br />
MILEVYA – Tamam. ( Hans&#8217;ı Einstein&#8217;ın yanına oturtur. Eline çıngırak verir. ) Oyna sen burada, ben şimdi hazırlarım çorbanı.<br />
( Einstein bir yandan hesaplarıyla uğraşırken öte yandan, ayağıyla beşiği sallamayı sürdürmektedir. Milevya lavaboya giderken, Einstein&#8217;ın ayağını beşikten çıkarır. )<br />
HANS – ( Elindeki çıngırağı Einstein&#8217;ın kulağının dibinde sallamaktadır. Soğumuş kahveden içer, yüzünü buruşturur. İçmesi için Einstein&#8217;a da uzatır. Einstein uzatılan kahveyi bilinçsizce içer. Hans kahve fincanı elinde ağlayarak annesinin yanına gider. Eteğini çekiştirir. ) Anne, anneciğim ! Baba içti !<br />
MILEVYA – Ağlama bebeğim, o zaten babanın kahvesiydi. ( Yanağını okşar.) Aferin oğluma. Babasına kahvesini içirmiş. ( Fincanı elinden alır.) Bunu yerine koyalım.<br />
( Tencereyi gösterir.) Bak, anneciğin mis gibi çorba yaptı sana.<br />
( Hans koşarak Einstein&#8217;ın yanına gider. Kağıtların altında kalan arabasını almak ister, alamaz. Çıngırağıyla Einstein&#8217;ın kafasına vurur.)<br />
MILEVYA – ( Elinde çorba kasesiyle gelir.) Yapma Hans! Çok ayıp ama. Bak baba çalışıyor. ( Hans vurmayı keser. Milevya yere oturur.) Gel bakalım. Ham yapsın güzel oğluuum.<br />
( Beşikteki bebek ağlamaya başlar. Einstein çalışmayı bırakır. Dalgın kalkar. Kemanını alıp çalmaya başlar.)<br />
MILEVYA – ( Çorba kasesini Hans&#8217;ın önüne bırakır.) Kendin yiyebilirsin Hans.<br />
( Beşiği sallamaya başlar.) Einstein !<br />
EINSTEIN – ( Çalmayı bırakır.) Evet Milevya!<br />
MILEVYA – ( Üzgün ) Sana söylemiştim&#8230; Almanya&#8217;yı sevmiyorum&#8230; Zürih&#8217;e dönmek istiyorum.<br />
EINSTEIN – Nasıl istersen Milevya. ( Yeniden kemanını çalmaya başlar.)<br />
2.BÖLÜM<br />
( Einstein&#8217;ın evi. Oda bomboştur. Yalnız yerde Einstein&#8217;ın bilimsel çalışmalarının kopyaları ve bir sürü kullanılmış kağıt vardır. Odanın köşesinde eski bir örtü görülmektedir.)<br />
EINSTEIN – ( Elektrik şokuna maruz kalmış görünümü vardır. Ayakları çıplaktır. Yerde oturmakta, kağıtlara hesaplar yapmaktadır. Kapı vurulur.) Giriniz!<br />
ELSA – ( Girer. İri yarıdır. Kolunda çanta, başında şapka vardır. Şaşkın ) Kuzen! Burada ( Çevresine bakınır.) nasıl yaşıyorsun? Eşyaların nerede?<br />
EINSTEIN – Onları Milevya&#8217;ya gönderdim.<br />
ELSA – Milevya gittiğinden beri kendini iyice bıraktın. ( Lavaboya gider. Ocağın üzerindeki tencereyi açar. Yüzünü buruşturur. İğrenerek, kendi kendine ) Çorbasının içinde yumurta haşlıyor! Tavuk pisliği de hala üzerinde. Kuzen! Kendini çalışmaya öyle kaptırıyorsun ki yakında sağlığın bozulacak.<br />
( Köşedeki örtüyü ayağıyla iter.) Bu nedir kuzen?<br />
EINSTEIN – ( Başını kaldırıp bakar.) Uyurken üzerime alıyorum.<br />
ELSA – Yazık, çok yazık. Sağlığını hiç düşünmüyor musun? ( Einstein&#8217;ın önüne çömelir.) Bu çalıştığın nedir?<br />
EINSTEIN – Genel Görecelik Teorisi.<br />
ELSA – ( Einstein&#8217;ın yanına oturur.) Bir dakika kuzen. ( Einstein&#8217;ın kağıtlarını elinden alır. İyice gözüne yaklaştırıp bakar.) Nedir bu görecelik dediğin teori?<br />
EINSTEIN – Büyük mesafelerde zaman ve mekan görecelik kazanır. Sadece ışık hızı sabit kalır.<br />
ELSA – ( Bir an düşünür.) Hiçbir şey anlamadım.<br />
EINSTEIN – Geçen gün işe gitmek için tramvaya binmiştim. Saat kulesinin bulunduğu caddeye bakıyordum. Diyelim ki tramvay ışık hızıyla gidiyor. Ben de kulenin bulunduğu saate bakıyorum. Görecelik teorime göre kulenin tepesindeki saat durmuş gibi görünüyor. Buna karşılık kolumdaki sat daha yavaş hareket eder çünkü hız, ışık hızına yaklaştıkça zaman yavaşlar. Işık hızına ulaşıldığında ise zaman sıfır noktasındadır. Hızları ışık hızına yaklaştığında zaman her gözlemci için aynı değildir.<br />
ELSA – Ya “gerçek” zaman ne olacak? Saat kulesi ve kolumuzdaki saat gerçek olan tek saati göstermek zorunda değil mi?<br />
EINSTEIN – “Gerçek zaman” diye bir şey yok. Zaman sadece ölçüldüğü anı gösterir. Zamanı ölçebilmenin başka yolu yoktur.<br />
ELSA – ( Çantasından bilim dergisi çıkarır. Sevinerek ) Bu anlattıkların yani Görecelik Teorin kanıtlanmış. ( Dergiyi açar.) Burada öyle yazıyor. Ama bu teorin akla şunu getiriyormuş : İkizlerden biri uzayda ışık hızına yakın bir hızla uzun bir yolculuğa çıkarken, öteki evde kalır.<br />
EINSTEIN – ( Sözünü keser.) Astronot olan ikiz geri döndüğünde diğerinden daha gençtir.<br />
ELSA – Neden?<br />
EINSTEIN – Bulunduğu yerde kalan ikiz “normal” zamanı yaşarken, uzaydaki ikizin zamanı yolculuğu boyunca yavaş ilerlemiştir. ( Elsa&#8217;nın elindeki dergiyi alır. Gururla bakar, kapatır. Önündeki kağıtlara eğilir, çalışmaya koyulur.)<br />
ELSA – ( Ayağa kalkar.) Kuzen! Benim eve gelsene. ( Çantasından minik bir makas çıkarır. )<br />
EINSTEIN – Niçin Elsa?<br />
ELSA – Baksana yaşadığın yere kuzen. Sağlığın bozulacak. ( Einstein&#8217;ın arkasında diz üstü çöker. Saçlarını kesmeye başlar. Bu arada Einstein&#8217;ın yazdığı kağıdı dolmuştur. Bakınırken Elsa&#8217;nın çantası gözüne ilişir. Formülü çantanın üzerine yazar. Bu arada Elsa boynunu kırarak Einstein&#8217;ın saçlarına bakar.) Eveet, çok güzel oldu. ( Çantasını aranır. Einstein üzerine yazı yazmaktadır, çeker alır.) Kalk kuzen! ( Elinden tutar.) Hadi bize gidiyoruz! Ben sana bakarım.<br />
EINSTEIN – Bir saniye Elsa. ( Elindeki kağıda bakar.) Şey, çanta nerede? Az önce bir formül yazmıştım üzerine. ( Çantayı almaya çalışır.)<br />
ELSA – ( Çantasını çeker.) Olmaz kuzen! Çantamı karalamana izin veremem.<br />
EINSTEIN – Lütfen Elsa. Ufak bir şey ekleyeceğim.<br />
ELSA – ( Çantasına iyice sarılır.) Hayır!<br />
EINSTEIN – ( Bir hamleyle Elsa&#8217;nın eteğini tutar.) Ne olur dur, kıpırdama!<br />
ELSA – ( Geri sıçrar.) Ne yapıyorsun?<br />
EINSTEIN – ( Formülü Elsa&#8217;nın eteğine yazar.) Oldu işte.<br />
ELSA – ( Bağırarak ) Yeni aldığım elbiseme!<br />
EINSTEIN – ( Duymazdan gelir.Elsa&#8217;nın koluna girer.) Hadi gidelim. Ha sakın unutma. Evde çantanı ve elbiseni bana vereceksin.<br />
ELSA – (Gülerek) Tamam tamam. (Çıkarlar.)<br />
( Sahne 2: Elsa&#8217;nın evi. Odada masa, koltuklar, kitaplık vardır. Einstein masada oturmuş, gazete okumaktadır. Masanın üzerinde Einstein&#8217;ın çalışma kağıtları ve kitapları vardır. Ayrıca Eintein, derli toplu görünmektedir. Elsa koltukta oturmuş, dikiş dikmektedir. Kapı çalınır, Elsa açar.Gelen Leo&#8217;dur.)<br />
LEO – Merhaba Elsa.<br />
ELSA – Buyurun, hoş geldiniz. (Yerine oturur.)<br />
EINSTEIN – (Ayağa kalkar, elini uzatır.) Hoş geldin dostum, nasılsın?<br />
LEO – (Einstein&#8217;ın elini sıkar, koltuğa oturur.) Teşekkür ederim, sen nasılsın?.. Üzgün görünüyorsun?<br />
EINSTEIN – (Elindeki gazeteyi gösterir.Üzgün) Yedi çocuklu bir aile, buzdolabından sızan zehirli gazların etkisiyle uyurken ölmüşler. (Gazeteyi Leo&#8217;ya uzatır.Leo üzgün bakar.) Bunu önlemenin bir yolu olmalı.<br />
ELSA – (Ayağa kalkar.) Kahve ister misiniz?<br />
EINSTEIN – Teşekkürler Elsa. İyi olur. (Elsa çıkar.)<br />
LEO – Elsa&#8217;yla evlendiniz değil mi?<br />
EINSTEIN – Evet evlendik. Leo, istersen şu laboratuara gidip buzdolabı üzerinde biraz çalışalım. (Işıklar kararır.)<br />
(Einstein ve Leo&#8217;nun önünde bir buzdolabı vardır.Çalışmaktan kan ter içinde kalmışlardır.)<br />
EINSTEIN – (Buzdolabının arkasından) Tamam Leo, büyük vidayı ver. (Vidayı takar.) Şimdi küçük vidayı ver. (Alır,takar.) Şu kabloyu bağlar mısın lütfen. (Leo&#8217;da buzdolabının arkasına girer. İşte oldu. Bundan sonra pompadan zehirli gaz sızsın da görelim. Çalıştır bakalım Leo. (Buzdolabının arkasından çıkar.)<br />
LEO – (Fişi takar,elini düğmeye götürür.) Umarım korktuğumuz başımıza gelmez. Çalıştırıyorum.<br />
EINSTEIN – Çalıştır. Leo düğmeye basar. Buzdolabından çakal ulumasına benzer ses çıkar. Einstein ve Leo şaşkın kulaklarını tıkarlar.)<br />
EINSTEIN – Leo, tanrı aşkına Leo, kapat şunu!<br />
(Işıklar karar)<br />
(Einstein masa başında çalışmaktadır. Leo heyecanla girer.)<br />
LEO – Einstein! Sevgili meslektaşım, kutlarım! (Elini sıkar.) Nobel Fizik Ödülü almışsın!<br />
EINSTEIN – (Elini sıkarken, gülümseyerek) Evet öyle. Teşekkür ederim.<br />
ELSA – (Girmiştir.) Hoş geldin Leo. Bunu kutlamak gerekir. Ama ben Einstein&#8217;ın niçin ödül aldığını hala anlamış değilim.<br />
LEO – (Oturur.Einstein&#8217;e) Elsa&#8217;ya açıklamadın mı?<br />
EINSTEIN – (Elsa&#8217;ya) Benden önceki fizikçiler ışığın parçacık mı, dalga mı olduğuna karar verememişlerdi. Ama ben diyorum ki, ışık parçacıklardan yani fotonlardan oluşuyor. Ve ışık girişimlerde yaptığına göre dalgadır.<br />
ELSA – Işık hem parçacık hem dalga&#8230; Benim anlayacağım şekilde örnek versen Einstein. Şöyle gözümde canlansın.<br />
EINSTEIN – Koyun sürüsünü düşün Elsa. Tek tek parçacıklar halindedirler ama, birbirlerine bağlı olarak yaşarlar. Yani gidecekleri yere hep birlikte giderler. Yolda hiçbirisi kaybolmaz. Söz gelimi Dünya&#8217;dan Ay&#8217;a bir lazer demeti gönderildiğinde böyle olur. Doğası gereği. Yönelimcilerdir. Ayrıca ışık boşlukta yayılır. Ve hızı evrenseldir. Hiçbir cisim yada fiziksel olay ışık hızından daha büyük bir hızla yayılamaz.<br />
ELSA – (Anlamış gibi) Aslan kocacığım! Işığı koyun sürüsüne benzetiyor. Ve Nobel Fizik Ödülü&#8217;nü alıyor. (Alkışlar.)<br />
LEO – Sen gene anlamamışsın Elsa. Einstein ışığın yapısını, teknolojide kullanıma yardımcı olabilecek biçimde açıklıyor. Örneğin televizyonun geliştirilmesi, kapıların otomatik olarak açılmasını sağlayan elektrik göz, ışık teknolojisinin ürünleridir.<br />
ELSA – Ha öyle mi. Tamam öyleyse.<br />
LEO – Elbette çok iyi. Einstein! Bu ışık teorinden yola çıkarak atomu da açıklıyorsun. Işıktaki enerji sayesinde atomun parçalanabileceğini&#8230;<br />
EINSTEIN – (Gülerek sözü alır.) Evet, atomu da kurtlara benzetiyorum. Elsa&#8217;nın anlaması için. Yalnız ve zalim olan kurtlar. Aynı durumda birden fazlası bulunmayan; elektronlar, protonlar, nötronlar ve temel tanecikler. Aralarında koyun alışverişiyle kurt topluluğu. Nükleonlar ve elektronlar. İşte bu e=mc² formülümle kütle, enerji ve ışık hızı arasındaki bağlantıyı ortaya koyuyorum. Madde katılaşmış bir enerjdir.Eğer madde herhangi bir şekilde enerjiye dönüştürülürse, küçücük bir kütlenin oldukça etkili miktarda enerji ortaya çıkaracağını ifade ediyorum.<br />
LEO – (Elsa&#8217;ya) Einstein ünlü bir fizikçi artık. (Einstein&#8217;a) Ödül olarak verilen parayı nasıl değerlendirmeyi düşünüyorsun?<br />
EINSTEIN – Milevya&#8217;ya, ilk karıma göndereceğim. Söz vermiştim ona, bir gün para kazanır&#8230;<br />
ELSA – (Einstein&#8217;ın sözünü keserek kalkar.) Birer kahve içsek hiç de fena olmaz. (Çıkar.)<br />
EINSTEIN – (Leo&#8217;ya) Buzdolabından haber var mı?<br />
LEO – AEG Araştırma Enstitüsü beğenmiş ama, patent vermiyor. Biliyorsun İkinci Dünya Savaşı&#8230; Dünya ekonomik ve siyasi bir kriz yaşıyor.<br />
EINSTEIN – Evet.<br />
LEO – (Alçak sesle.) Biliyor musun? Adolf Hitler öldürülmen için yirmi bin mark ödül koymuş!<br />
EINSTEIN – (Kendi kendine) Bu kadar değerli olduğumu bilmiyordum. (Leo&#8217;ya) Neden peki?<br />
LEO – (Alçak sesle) Neden olacak. Birincisi silahlanmaya karşı her gün bir yerlerde konferans veriyorsun. İkincisi Siyonizme büyük destek veriyorsun. Yahudileri destekliyorsun.<br />
(Işıklar kararır. Sahnenin sağ ve sol tarafındaki bir kürsüde Hitler güya halkına bir konuşma yapmaktadır.)<br />
HİTLER – (İzleyicilere bir süre bakar. Sol eli kemerinde, sağ elini ileriye doğru uzatır.) Üstün Alman ırkı! Amacımız, Alman olmayan bütün ırkları ortadan kaldırmak! Özellikle de yahudileri. Einstein&#8217;da bir Yahudi&#8217;dir. Gereğinin yapılması&#8230; (İzleyicileri süzer.) Üstün Alman ırkı dünyada bin yıl hüküm sürecektir. İlk hedefimiz bin yıl! (Alkışlarla kürsüden iner. Çıkar.)<br />
(Sahne aydınlanır. Einstein ve Elsa kahve içmektedirler.)<br />
EINSTEIN – (Masada kahveden bir yudum alır..) Eline sağlık Elsa.<br />
ELSA – Afiyet olsun. (Kapı vurulur. Leo girer. Oldukça heyecenlı)<br />
LEO – Einstein!<br />
EINSTEIN – (Leo&#8217;ya doğru bir iki adım atar.) N&#8217;oldu Leo? Otur şöyle. Lütfen sakin ol. Elsa, sevgili meslektaşıma bir kahve getirir misin? (Elsa çıkar.)<br />
LEO – (Kendini koltuğa bırakmıştır.) Einstein! Almanya senin bulduğun e=mc² formülüne korkunç bir uygulama alanı bulmuş! Alman bilim adamları atomu parçalamışlar! Yakında akıl almaz güçlü bir bomba yapabilecekler!<br />
EINSTEIN – (Eli ayağı titreyerek masaya yönelir.) Hayır olmaz! Olmamalı! Bu korkunç bir şey!!! (Kalem ve kağıt alır.) ABD Başkanı Roosevelt&#8217;e bu durumu bildireceğim. (Sahne kararır.)<br />
(Hitler&#8217;in konuşma yaptığı kürsüde ABD Başkanı Roosevelt görülmektedir.İzleyicileri süzer.)<br />
ROOSEVELT – Çok değerli bilim adamları! Ünlü Alman fizikçi Einstein&#8217;dan bir mektup aldım. Hitler atom bombası yapıyormuş. Bu duruma engel olmamı istiyor. Mümkün değil&#8230; Rakiplerimiz bomba yaparken bizler boş duramayız. Biz neden atom bombası yapmayalım. Bunu sizden istiyorum. Einstein gibi karşı çıkarsanız eğer&#8230; Bilin ki vatan hainisiniz!<br />
(Sahne aydınlanır. Einstein ayağa kalkar. Sahne önüne gelir. İzleyicilere)<br />
EINSTEIN – Ben e=mc² formülünü insanlığın yararına kullanılsın diye bulmuştum. Böyle olmasını hiç istemedim. Atom bombasının yapılmasının yapılmasına, yaşadığım sürece karşı çıktım. Evrenin yasalarını değiştirdim, insanları değiştiremedim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/a/albert-einstein-oyun.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aptal Bekci-Oyun</title>
		<link>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/a/aptal-bekci-oyun.html</link>
		<comments>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/a/aptal-bekci-oyun.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 23 Jul 2008 07:06:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[a]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/a/aptal-bekci-oyun.html</guid>
		<description><![CDATA[APTAL BEKÇİ Tipler: Karagöz Hacıvat 1.Zenne 2.Zenne Çelebi Tuzsuz Deli Bekir Beberuhiler Eşek Nâreke zırıltısı ve tef velvelesi ile göstermelik kalkar, Hacıvat Şarkı eşliğinde gelir. (Şarkı, Şehnaz Sengin Semai) (Şarkı bittikten sonra Hacıvat perde gazelini okur) Off hay hak Gönül verdik perdeye dost, başlayan bir gazeldir Hüner değilse de dünyaya gelmek ne güzeldir Ölümlüymüş dünya, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p id="linkz01">
<p id="post_message_7622382">APTAL BEKÇİ</p>
<p>Tipler:<br />
Karagöz<br />
Hacıvat<br />
1.Zenne<br />
2.Zenne<br />
Çelebi<br />
Tuzsuz Deli Bekir<br />
Beberuhiler<br />
Eşek</p>
<p>Nâreke zırıltısı ve tef velvelesi ile göstermelik kalkar, Hacıvat Şarkı eşliğinde gelir.<br />
(Şarkı, Şehnaz Sengin Semai)<br />
<span id="more-2203"></span><br />
(Şarkı bittikten sonra Hacıvat perde gazelini okur)<br />
Off hay hak<br />
Gönül verdik perdeye dost, başlayan bir gazeldir<br />
Hüner değilse de dünyaya gelmek ne güzeldir</p>
<p>Ölümlüymüş dünya, neler gelmiş neler geçmiş<br />
Hüner, geçmişi gününde görüp güldürmededir</p>
<p>Gülen pek az, ağlayan ne çok, Tanrıyı saymazsak<br />
Hüner, oynayan kim, oynatan kim, bilmededir</p>
<p>Tanrı gölgesini eksik eylemesin duamız<br />
Hüner, gölgede solmadan açmayı bilmededir.</p>
<p>Hacıvat:Ah efendim ne olurdu şu dört köşe perdede bana da bir arkadaş olsa, eli temiz, yüzü temiz, sözleri tatlıııı<br />
Karagöz: (Evin penceresinden bakarak): Hoş geldin keçi suratlı<br />
Hacıvat: Geliverse şu meydana, o söylese ben dinlesem, efendim haddim olmayarak bendeniz söylesem, bizi seyreden dostlar gülseler eğlenseler, iş ne imiş diyelim işimizi mevlam rast getiree (Hacıvat musiki gazeli okur)<br />
Gelse o çeşm-i siyahım<br />
Handeler peyda olur<br />
Karagöz: (Pencereden bakarak) Hacıvat hayırdır yahu ezan mı okuyorsun<br />
Hacıvat: Ah bana bir eğlence medetttttttttttttttt<br />
Karagöz: Allah versin allah versin hadi başka kapıya<br />
Hacıvat: Yar bana bir eğlenceeeeee<br />
Karagöz: Hacıvat aşağıya gelirsem gösteririm sana eğlenceyi<br />
Hacıvat: Yar bana bir eğlenceeeee<br />
(Karagöz evden atlar, Hacıvat ile kavga ederler, Hacıvat kaçar Karagöz yerde yatar: Ahhhh amannnn, Hacıvatı kaçırdım ama galiba ben de altıma kaçırdım, sen bir daha gel bak ben sana neler yapıcam Hacıvat (Hacıvat gelir)<br />
Hacıvat: Aman Karagözüm akşamı şeriflerin hayır olsun<br />
Karagöz: Senin de sülaleni sansarlar boğsun (vurur)<br />
Hacıvat: Aman Karagözüm ben sana iltifat ediyorum sen ise bana vuruyorsun yazıklar olsun sana yazık<br />
Karagöz: Hoş geldin kazık olğlu kazık (vurur)<br />
Hacıvat: Aman karagözüm ağzından çıkanı hiç kulağın duymuyor<br />
Karagöz: A musibet adam, her akşam gelirsin kapımın önünde hay bana pancar hay bana pancar diyerek bağırırsın, hiç halimi sormazsın, başımdan geçenleri bilmezsin<br />
Hacıvat: Hayrola Karagözüm ne oldu<br />
Karagöz: Sorma Hacıvat sorma, bizim karıyla kavga ettik<br />
Hacıvat: Yaa, sebep ne peki<br />
Karagöz:İşte efendim komşu karının kocası ona elbiseler alırmış da çiçekler gibi gezdirirmiş de ben ona senede bir kat elbiseyi bile çok görürmüşüm de, derken iş büyüdü karı beni kapı dışarı attı<br />
Hacıvat: Aman Karagözüm hemen kaç<br />
Karagöz: Ben de öyle yaptım zaten Hacı cav cav<br />
Hacıvat: Eee, sonra<br />
Karagöz: Evden çıkınca kahveye uğradım, bir kahve içtim, birden üzerime bir ağırlık çöktü, hamama gideyim de bir yıkanayım dedim<br />
Hacıvat: Evet karagözüm güzel düşünmüşsün, insan hamama gidince rahatlar<br />
Karagöz: Hamama gittim, soyunup içeri girdim bir kurnanın başına oturdum, bir de baktım iki tellağın kolları arasında ipekli peştemallara sarılı birini getirdiler, göbek taşının üstüne bir havlu serdiler, o getirdikleri adamı yatırıp gittiler<br />
Hacıvat: Evet Karagözüm her halde terlesin diye yatırmışlardır<br />
Karagöz: Öyleymiş, adam biraz yattı, sonra ne oldu bilmem adam göbek taşından yuvarlanıp yere düştü<br />
Hacıvat: Her halde adamcağız sıcaktan fenalık geçirmiştir<br />
Karagöz: Hemen yanına gidip adama baktım, bir de ne göreyim Hacıvat adam tıpkı bana benzemiyor mu<br />
Hacıvat: Olabilir Karagözüm insanlar çift yaratılmıştır derler<br />
Karagöz: Birden aklıma bir şeytanlık geldi, usulca adamın belinden ipekli peştemalları çıkartıp kendi belime bağladım, benim peştemalları da onun beline bağladım, adamı ayağından çekip bir kurnanın başına bıraktım, geldim göbek taşının üstündeki havluya yattım<br />
Hacıvat: Aman Karagöz hamamcılar seni tanırlar<br />
Karagöz: Yahu tıpkı o adama benziyorum dedim ya<br />
Hacıvat: Sonra?<br />
Karagöz: Derken tellağın biri geldi, kese istemisiniz efendim dedi, ben de hiç istifimi bozmadım başımı salladım, tellak aldı beni bir kurnanın başına götürdü, beni bir yıkadı bir yıkadı ki Hacıvat, ben ben olalı böyle temizlenmemiştim hiç, sonra beni tertemiz ipekli havlulara sarıp o adamın soyunduğu odaya götürdü, bir güzel de kuruladı, efendim sıhhatler olsun çay kahve nargile ister misiniz diye sordu, bir nargile bir de kahve söyleyip afiyetle içtim<br />
Hacıvat: Peki Karagözüm seni hiç kimse tanımadı mı<br />
Karagöz: Tanımadılar, getirin benim çamaşırlarımı dedim, bir bohça getirdiler bohçayı açtım, içinden ipekli çamaşırlar çıktı güzelce giyindim, ceplerini karıştırdım bir de ne göreyim Hacıvat<br />
Hacıvat: Aman Karagöz çabuk söyle ne gördün<br />
Karagöz:Cepler para dolu Hacıvat, paraaaaa, beni keseleyene, kurulayana, bohçayı getirene, ayakkabıları getirene, hepsine bol bol bahşiş bıraktım, hepsi yerden temennalar eşliğinde “efendim Allah ömürler versin” diyerek beni uğurladılar, bir de baktım ki hamamın kapısının önünde son model bir fayton bekliyor, arabacı kapıyı açıp buyrun efendim dedi beni arabaya bindirdi.<br />
Hacıvat: Aman Karagöz o araba da nerden çıktı<br />
Karagöz: O beyin arabasıymış<br />
Hacıvat: Arabacı da seni tanımadı mı<br />
Karagöz: Dedim ya tıpkı o adama benziyorum diye<br />
Hacıvat: Eee sonra<br />
Karagoz: Derken Hacıvat araba güzelll bir konağın önünde durdu<br />
Hacıvat: Kimin konağıymış Karagöz<br />
Karagöz: O beyin konağıymış, kapılar açıldı iki uşak geldi kollarıma girdi “efendim sıhhat afiyet olsun” diyerekten bei içeri aldılar<br />
Hacıvat: Uşaklar da seni tanımadı mı<br />
Karagöz: Tanımadılar Hacıvat, neyse merdiven başında iki güzel kız beni uşakların elinden aldılar yukarı çıkardılar “efendim sıhhat ve afiyetler olsun inşallah” diyerek beni yukarı çıkardılar. Merdivenin başında ipekten gecelikler giymiş dünyalar güzeli bir hanım “kızlar efendimi incitmeyin yavaş çıkarın” diye kızlara çıkıştı beni kızların kolundan alarak bir odaya soktu, oda yatak odasıymış<br />
Hacıvat: Hanım da seni tanımadı öyle mi<br />
Karagöz: Yahu Hacıvat dedim ya sana tıpkı o adama benziyorum diye<br />
Hacıvat: Sesinden de tanımadılar mı<br />
Karagöz: Ben hamam yorgunuyum diye hiç sesimi çıkarmıyorum<br />
Hacıvat: Yaaa! Sonra?<br />
Karagöz: Hanım bana gecelikler giydirdi, “istirahat ediniz, çok yorulmuşsunuzdur” diyerek kuştüyünden yapılmış yatağa yatırdı, bir yelpaze aldı geldi başucuma oturdu yavaş yavaş yellemeye başladı, ben gözüm yarı açık yarı kapalı uyur gibi yapıyorum<br />
Hacıvat: (ağzını şapırdatarak) Aman Karagözüm sonra?<br />
Karagöz: Sulanma, ağzını sil tepelerim haaa<br />
Hacıvat: Anlat Karagözüm anlat sonra ne oldu?<br />
Karagöz: Anlatmayacağım işte<br />
Hacıvat: (yalvarırcasına) Kuzum Karagözüm ne olur anlat sonra ne oldu?<br />
Karagöz: Bey hamamdan geldikten sonra biraz istirahat edip kahvaltı edermiş, sofrayı hazırlamışlar hanım gelmiş beni uyandırıyor “efendim kalkar mısınız sofra hazırlandı “ diyor, ben yine gözlerim yarı açık yarı kapalı uyuyorum, hanım baktı ki ben uyanmıyorum, herhalde efendinin içine baygınlık gelmiştir diyerek bir şişe lavanta getirdi yavaş yavaş yüzüme serpmeye başladı, ben yine uyanmayınca bolca dökmeye başladı, lavanta ılık ılık yüzümden aşağı doğru akmaya başladı<br />
Hacıvat: Aman pek de kibar bir hanımmış, sen hamamdan çıktın ya soğuk lavanta seni hasta eder diye ısıtmıştır besbelli<br />
Karagöz: Yok yahu Hacı cav cav, meğerse bir köpek gelmiş suratıma işemiyor mu<br />
Hacıvat: Aman Karagöz köpek de nerden çıktı şimdi<br />
Karagöz: Ben kahveye gidip kahve içince uyuyup kalmışım, rüya görmüşüm, o sıra da kahvecinin köpeği gelmiş suratıma işiyor ben de rüyamda gördüğüm hanım bana lavanta döküyor sanmışım<br />
Hacıvat: Aman Karagöz deminden beri anlattığın rüya mıydı?<br />
Karagöz: Seni gidi muşmula suratlı adam seni, böyle şeyler gerçek olur mu hiç (vurur, Hacıvat gider) sen gidersin beni buraya mıhlamazlar pamuk ipliğiyle hiç bağlamazlar ben de çeker giderim, tavan arasında farelerle tavla atarım (gider)<br />
(Muhavere burada biter, fasıl başlar)<br />
Şarkı eşliğinde Zenneler gelir<br />
(Şarkı Hicaz Curcuna)</p>
<p>(Zenneleri Hacıvat karşılar)<br />
Hacıvat: Vay efendim hoş geldiniz safalar getirdiniz, böyle şarkılar söyleyerek ne tarafa gidiyorsunuz<br />
1.Zenne: Allah ömürler versin Hacıvat Çelebi, şöyle biraz gezmeye çıktık<br />
Hacıvat: Anladım hanım kızım, evde otura otura canınız sıkıldı herhalde<br />
1.Zenne: Ahh evimizi hiç sormayın Hacıvat çelebi, evin damı akıyor ama ev sahibi hiç aldırmıyor, bir dolaşalım bakalım bir ev bulabilirsek hemen taşınacağız<br />
Hacıvat: Aman hanım kızım iyi olacak hastanın doktor ayağına gelirmiş, benim elimin altında güzel bir ev var eğer beğenirseniz hemen size vereyim o evi, yeter ki evi beğenin sizden iyi kiracı mı bulacağım<br />
1.Zenne: Evi görebilir miyiz Hacıvat çelebi<br />
Hacıvat: Hay hay evladım, buyurun (eve girerler içerde konuşurlar) işte hanım kızım burası mutfak, burası yatak odası<br />
1.Zenne: Çok güzel Hacıvat Çelebi<br />
Hacıvat: Yukarıda da iki oda var, çok kullanışlıdır, bakınız arkada bahçesi de var<br />
2.Zenne: Tavuk kümesi de var mı efendim<br />
Hacıvat: Elbette var hanım kızım<br />
1.Zenne: Pek güzelmiş efendim (perdeye gelirler) Kirası ne kadar Hacıvat Çelebi<br />
Hacıvat: Evladım siz yabancı değilsiniz sizin için elli milyon olur<br />
2.Zenne: Peki efendim biz bu evi tuttuk, buyurun bir aylık da peşin veriyoruz<br />
Hacıvat: Sağolunuz evladım güle güle oturunuz (gider)<br />
2.Zenne: Biz de gidip evi temizleyelim bari (giderler)<br />
Şarkı eşliğinde Tuzsuz Deli Bekir gelir<br />
(Şarkı Hicaz Düyek)</p>
<p>Tuzsuz: (Nâra atar) Eyy gidii felekkkk, eyyy gidii felekkk beeeeeeee<br />
Karagöz: (pencereden bakarak) Hey gidi dümbelekk bee, bu da kim yahuu<br />
Tuzsuz: Bana bak öyle tepeden konuşma erkeksen aşağı gel de boyunu görelimmm<br />
Karagöz: (gelir) Ne var be ne bağırırsın ayağına basılmış ayılar gibi?<br />
Tuzsuz: Eyytt beeee, bana bak breee sen beni tanır mısın, bana adıyla sanıyla Tuzsuz Deli Bekir derler<br />
Karagöz: Senin tatsız tuzsuz olduğun belli zaten<br />
Tuzsuz: Bana bak var mısın benimle bir güreşe bakalım haaa<br />
Karagöz: Seninle değil, senden daha kabadayı pehlivan varsa o gelsin onunla güreşirim ben<br />
Tuzsuz: Bana bak yere bir mendil ser bakalım<br />
Karagöz: Ne olacak mendil<br />
Tuzsuz: ben şimdi bir vuruşta senin kelleni kesicem, kellen yere düşüp toz olmasın diye, eğğ bakalım başınıııııı yere<br />
Karagöz: Sen beni biraz bekle bakalım burda(Karagöz eve gidip bir sopa alır, sopayı arkasına saklayıp perdeye gelir) Bana bak Tuzsuz, başımı nasıl eğecektim bennn?<br />
Tuzsuz: (Başını aşağı eğerek) İşte böyle<br />
Karagöz: (sopayı Tuzsuz’un kafasına indirir) Al sanaaa<br />
Tuzsuz: Aman bree kelleyi kırdınn<br />
Karagöz: Kırarım ben, sana Tuzsuz Deli Bekir derlerse bana da Karagöz pehlivan derler<br />
Tuzsuz: helel sana bee, ben kendimi kabadayı sanırdım meğer sen benden daha kabadayı imişsin<br />
Karagöz: Elbetteee öyleyim<br />
Tuzsuz: Sen hakikaten kabadayı bir adama benziyorsun, bana bak ben seni bu mahalleye bekçi yapıyorum tamam mı,<br />
Karagöz: Olur Tuzsuz efendi olurr,<br />
Tuzsuz: Yalnız şu karşıdaki eve yeni taşınan zennelere dikkat et, yabancılar girmesin haydi eyvallah (gider)<br />
Karagöz: (eve gider başına bir külah takıp perdeye gelir) haydi bekçi vereliimmmm, peynirli, kıymalı, sade bekçiiiiiiii<br />
Zenne: (içerden) Aaa gündüz vakti de bekçi dolaştığını bu mahallede gördüm ayoll<br />
Şarkı söyleyerek Çelebi gelir</p>
<p><!-- / message --></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/a/aptal-bekci-oyun.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Adisyon kağıtları-Oyun</title>
		<link>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/a/adisyon-kagitlari-oyun.html</link>
		<comments>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/a/adisyon-kagitlari-oyun.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 23 Jul 2008 07:02:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[a]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/a/adisyon-kagitlari-oyun.html</guid>
		<description><![CDATA[ADİSYON KAĞITLARI KİŞİLER TÜRKAN: Bahri’nin karısı ADAM : Hayali kahraman BAHRİ : Türkan’ın kocası ÖZGE : Bahri ile Türkan’ın kızı BİLGE : Bahri ile Türkan’ın kızı AYTAÇ : Bahri ile Türkan’ın oğlu ADİSYON KAĞIDI : YAZAN : Eda NACAR 97-11942005 Dr. Yazarlık-4 (Otantik, nehiz bir resrorantı ) andıran sahnede, üç dört masa bulunmaktadır. Masaların üstünde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p id="linkz01">
<p id="post_message_7622428">ADİSYON KAĞITLARI</p>
<p>KİŞİLER</p>
<p>TÜRKAN: Bahri’nin karısı<br />
ADAM : Hayali kahraman<br />
BAHRİ : Türkan’ın kocası<br />
ÖZGE : Bahri ile Türkan’ın kızı<br />
BİLGE : Bahri ile Türkan’ın kızı<br />
AYTAÇ : Bahri ile Türkan’ın oğlu<br />
ADİSYON KAĞIDI :</p>
<p>YAZAN : Eda NACAR<br />
97-11942005<br />
Dr. Yazarlık-4<span id="more-2201"></span></p>
<p>(Otantik, nehiz bir resrorantı ) andıran sahnede, üç dört masa bulunmaktadır. Masaların üstünde bakır kupalar, bakır tabaklar, bakır sürahiler yer almaktadır. <nobr><span target="blank" style="font-weight: bold; color: #ff0000; line-height: 1.7; border-bottom: #ff0000 3px double" id="linkzHighlighted_1466">Ortamı</span></nobr> duvarlarda asılı olan gaz lambaları aydınlatmaktadır. Duvarlar eski yeni aile fotorafları ve halılarla süslenmiştir. Hasır iskemlelerde, samimi bir hava yaratmak için masaların kenarlarına dizilmiştir. Kaneviçe perdeler ve asırlık kilimlerde nostaljik bir hava yaratmıştır. Eski bir soba ve pencerenin önünde çiçekler vardır. Düz sarı kıyafetiyle bir adam içeriye girer. Kıyafetin ön yüzünde ( Beyti kebap, Patlıcan kebap, Kuzu şiş, Piliç şiş, Günün yemeği, Pilav, Salata, Tatlı, Dondurma, Cola) yazmaktadır.Arka tarafında ise kıtalar şeklinde yazılmış şiirler bulunmaktadır.</p>
<p>ADİSYON KAĞIDI- Ben <nobr><span target="blank" style="font-weight: bold; color: #ff0000; line-height: 1.7; border-bottom: #ff0000 3px double" id="linkzHighlighted_1456">aşk</span></nobr> cumhuriyetinin başbakanıyım.<br />
Halkım aşıklardan.<br />
Benim cumhuriyetimde insanlar;<br />
Aşık olarak doğar,<br />
(Duvarda asılı olan aile fotoğraflarına<br />
sıra ile bakmaktadır.)<br />
Aşk ninnileriyle büyür,<br />
Aşk mekteplerinde,<nobr><span target="blank" style="font-weight: bold; color: #ff0000; line-height: 1.7; border-bottom: #ff0000 3px double" id="linkzHighlighted_1457">aşkın</span></nobr> kitabını okur,<br />
(seyirciye doğru yönelir.)<br />
Benim kanunlarımda;<br />
Aşklar özgür yaşanır.<br />
Avukatlarım bu yüzden işsiz.<br />
Savcılarım boş oturur.<br />
Aşk suçu işleyenler sınırdışı edilir.<br />
(Elleriylr restorantı gösterir.)<br />
Benim cumhuriyetimde, ordum aşk için<br />
savaşır.<br />
Aşklar ölürcesine yaşanır,<br />
Mezar taşlarına aşk <nobr><span target="blank" style="font-weight: bold; color: #ff0000; line-height: 1.7; border-bottom: #ff0000 3px double" id="linkzHighlighted_1512">şarkıları</span></nobr> yazılır.<br />
Benim cumhuriyetimde aşklar<br />
Sonsuzluğa ulaşır<br />
(iskemlelerden birine oturur.)Bu gördüğünüz restorantın sahipleri, yirmi beş yıllık evliler. Geçen sene gümüş yıllarını kutladılar. Onu tanıdığım günden beri dünyasından bir türlü gidemedim. Onun bambaşka bir dünyası var. Her geldiğinde bana (arkasını döner. ) birkaç mısrayı bırakır ve gider.</p>
<p>O yirmi beş yıl boyunca binlerce <nobr><span target="blank" style="font-weight: bold; color: #ff0000; line-height: 1.7; border-bottom: #ff0000 3px double" id="linkzHighlighted_1493">öğrenci</span></nobr> yetiştirmiş emekli bir öğretmen.</p>
<p>O üç tane pırıl pırıl evlat yetiştiren güzel bir anne.</p>
<p>O otantik, nezih bir restorant işleten iyi bir işhanımı.</p>
<p>Onun ilk şiirini kardeşim kadar sevdiğim restorantın menü kapağına yazmışlar. (Dışardan sesler duyulur.) Türkan ablanın sesi bu. (İskemleden kalkar.) En iyisi ben yerime gideyim. Kapı önüne canım. Sizleride sevgili patronum Türkan Ablanın dünyasıyla başbaşa bırakayım.</p>
<p>TÜRKAN – (Elinde küçük çaydanlığı ile içeri girer. Kaneviçe perdeleri açar.) Nasılda özlemişim, bu sessizliği küçücük çaydanlığımla bir kişilik çay demlemeyi, (vazonun içinde ki çiçekleri koklar.) sabahları vazolara koyduğum kırmızı gülleri, hanım elleri, begonvilleri. Nasıl da özlemişim, aşk şarkıları dinlemeyi.<br />
(Kısık seste ut sesi sözlere karışmaktadır. Bu arada Türkan adisyon kağıtlarının arkasına birşeyler yazmaktadır.)<br />
(Çayını yudumlar.)<br />
(Beyaz kıyafetli bir adam, Trenin hareket etmesi için bekleyen memur edasıyla ağzındaki düdüğü çalarak sahneye girer.)</p>
<p>ADAM – Zaten aklına gelen başına geldi senin. Ne diye hep<br />
aşk şarkıları dinlersin sanki birgün<br />
Şimdi dinle, şimdi ağla hadi şarkılardaki gibi&#8230;(Bir<br />
İskemle çeker oturur.)<br />
TÜRKAN – Herşeyimiz ansızın oldu, ayrılığımızda.<br />
ADAM – Kendine iyi bak dediğimi duyabildim mi uzaktan?<br />
TÜRKAN – Peki ya sen görebildin mi, içime akan gözyaşları-<br />
mı?Hüngür hüngür ağlamak isterken kaçar adımlarla gitmen şartmıydı.<br />
ADAM – Yüreğin burkulmuş. (Türkan’ın yüzünü okşamak ister. Elini geri çeker.)<br />
TÜRKAN – “İlk istasyonda indim bir telefon kulubesindeyim” demeni bekledim hep.<br />
ADAM – Çaresizlik nedir bilir misin?<br />
TÜRKAN – Sensizliği mi?<br />
ADAM – Herşey boş be Türkan, kimse oturmuyor oturduğum yerde Sevdiğin şarkıyı da çalmıyorlar senden söz etmeye cesaretleri yok ağlayacağımı biliyorlar.<br />
TÜRKAN – Yıllar nasıl da geçti acısıyla tatlısıyla yirmi beş yılı geride bıraktık. Yirmi altısı olmayacak mı?<br />
ADAM – Olmayacak&#8230;<br />
TÜRKAN – Birlikte yaptığımız bahçeyi seyrettim bugün Minelerle güller, yasemenle hanımeller nasıl da kaynaşmışlar&#8230;<br />
ADAM – Benim gibi halinden şikayetçi olan yok muydu?<br />
TÜRKAN – (Adama sarılır.) Sımsıkı sarılmışlar. Daralınca yerleri, boyuna uzamışlar. ( gülümser)<br />
ADAM – (Türkanı itekler.) Sende benimle toprağı mı paylaşmak istiyorsun? ( Düdüğünü çalar.) Son trende biraz önce kalktı&#8230;<br />
TÜRKAN – Kimbilir kaç durak sonra hatırlayacak beni&#8230; Kaç sefer sonra uğrayacak bir daha&#8230;<br />
ADAM – Dün neredeydim biliyor musun?<br />
TÜRKAN – Neredeydin? (İskemleye oturur.)<br />
ADAM – Ayrıldığımız o yerde&#8230; Çoktandır uğramıyor dediler buralara sana ait bir eşya aradım dokunmak için. Basma elbiseni buldum yerde. Kokladım yakasını hasretle&#8230; Vazoda kırmızı beyaz güller,<br />
TÜRKAN – Hani çok severdin sularını değiştirmeyi.<br />
ADAM – Onlar da küsmüş, senin gibi, boynu bükükler di sanki&#8230;<br />
TÜRKAN – Nereden bilebilirlerdi ki ayrılığımızın yatağımızda gerçekleşeceğini.<br />
ADAM – ( Sessiz)<br />
TÜRKAN – Hiç hesapta yoktu ayrılık. Biraz geç kalmana dayanamazken, kaldıramaz bunca yükü yüreğim. Uzaktan duyar mısın sesimi yan yana durupta konuşamazken. (Ses tonu sözleri söyledikçe yükselir.) Anlayabilir misin beni? Aşabilir misin engelleri? Daha birbirimize ulaşamazken (ellerini uzatır) uzatsam tutabilir misin elleri mi, Yanımda olup da dokunamazken. Sarılabilir misin özlemle, Bakabilir misin gözlerime, Söyleyebilir misin sevdiğini, O kadar yakınımda, Öylesine uzakken.<br />
ADAM – Ben istediğim ayrılığı, sen istemedin biliyorum, biliyorum birtanem ben istedim ölmeyi, yaşayamadan hissettiklerimizi&#8230;</p>
<p>TÜRKAN – (Masanın üstündeki adisyon kağıtlarını alır.) Seni bu kağıtlarda yaşatıyor, içinde değerli armağanlar bulunan bir kutuya benzetiyorum. El üstünde tutuyorum şiirlerimi, sırf senin için sırf sen varsın diye&#8230;<br />
ADAM – Ben ne yapıyorum peki? (Elindeki düdüğü gösterir.) Çalıp gezdiğimi mi sanıyorsun?<br />
TÜRKAN – Ne yapıyorsun o zaman?<br />
ADAM – Sana olan sevgimi bir yumağa sarıyorum, öylesine büyüyor ki yüreğime dar geliyor. İkimizinde sığabileceği bir kazak örüyorum.<br />
TÜRKAN – Sende beni yanına istiyorsun biliyorum acaba o kazağı kirletmeden, esnetmeden giyebilecek miyiz merak ediyorum.<br />
ADAM – (Türkan’ın dizlerinin dibine çöker.) Ben kendimi sende bırakıp geldim. Kendimi de seni de özledim. Hoşuna gitmediyse kalışım, taşıyamıyorsan yükümü, azat et gidelim. Benim yüreğimde çok yer var, senide götüreyim.<br />
TÜRKAN – (Güler.)<br />
ADAM – Neden gülüyorsun?<br />
TÜRKAN – Gülmek kahkaha değildir herzaman, gülmek bazende hüngür hüngür ağlamaktır, sevdiğin biri için.<br />
ADAM – Benim için mi Türkan?<br />
TÜRKAN – Bir ev düşlüyorum ikimiz için&#8230; O sevdiğimiz mahalleden. Sıcacık sevecen insanların yaşadığı (İskemleden kalkar.) yokuş. Daracık çıkmaz sokaklardaki, sıvası dökülmüş, penceresinde, yağ tenekelerine dikilmiş kırmızı beyaz karanfilleri olan, bacasında sevgi ve mutluluk tüten minicik bir ev&#8230; (Kanaviçe nakışlı perdeyi aralar.) Pencereden gelişini bekliyorum. Elinde akşamdan ısmarladığım şeyler, evimize doğru yaklaşıyorsun. Pencereden, ekmekde alman için işaret ediyorum&#8230;<br />
ADAM – (Pencereye yaklaşır.) Karşıdaki tamirciden kıskanıp seni, başını sallıyor ve kızgın kızgın bakıyor (Türkan&#8217;ın elinden tutarak iskemleye oturtur, kendiside yanına oturur.)<br />
TÜRKAN – (Adam’ın gözlerinin içine bakar.) Bende içimden “işallah soba için çıra almayı unutmamıştır” diyorum. (Aynanın karşısına geçer, saçını düzeltir.) İki ev ötemizde ki bakkaldan ekmeği alıp dönüncceye kadar aynada kendini düzeltiyorum.<br />
ADAM – Tahtadan yapılmış kapıyı, büyük demir anahtarlarla açıyor, aldığım şeyleri birinci basamağa bırakıyorum. (gülümser.) Merdiven altında ki kümesten, taze yumurta bakıyorum.<br />
TÜRKAN – (Adam’ a yaklaşır.) İç kapıyı ben açıyorum sana. Elindeki paketleri alıp, şöyle bir bakıveriyorum. (seyirciye doğru yönelir.) İş gömleği için tursil istemiştim almışsın. Patates, soğan, tahin helvası&#8230; köpeğimiz için kemikte var. Çırayı da unutmamış. (Adama yönelir.) Seni seviyorum, seni seviyorum.<br />
ADAM – Ağlamayı çok seven ıslak gözlerimle uzun uzun bakıp “beni özledin mi koca bebeğim” diyorum.<br />
TÜRKAN – (Adam’a sarılır.) Paltonun önünü aralayıp sarılıyorum, hasretle. Sıcaklığına dostluğuna ihtiyacım var diye fısıldıyorum. (Koşar adımlarla sahneden çıkar.)<br />
ADAM – (Maşayla sobayı kurcalar. Pencerede ki çiçeklere su verip, yere uzanır.)<br />
TÜRKAN – (Dışardan sesi duyulur.) Varislerini dinlendir, bir iki yastık ayaklarının altına&#8230;<br />
ADAM – (İskemlelerden birini ayağının altına koyar.)<br />
TÜRKAN – (Elinde tencereyle içeriye girer.) Yorgunluktan sobanın rehavetinden aç uyumana dayanamam.Yemeği çok sevdiğini biliyorum. (yemeği servis yapar.) Acıkınca gözün birşey görmez.<br />
ADAM – Ben dinlenirken, sevdiğim yemekleri diziyorsun soframıza (Masanın yanında ki iskemleye oturur. Yemekleri yemeye başlar.)<br />
TÜRKAN – (Adamın yemek yemesini izler.) Karşısına oturup, iştahla yemeni seyrediyorum. Bir anne gibi &#8230; ( Adam peçeteyle ağzını siler. Türkan sofrayı toplamaya başlar. Bu sırada Adam, Türkan’ın kolundan tutup yanına çeker. Tek tek örgü yapıp topladığı saçlarını çözmeye başlar. Elleri Türkan’ın saçlarına dolaşır. Türkan gülmeye başlar. Koşar adımlarla sobanın yanına gider.)<br />
TÜRKAN – (Güğümde ki sıcak suyu demliğe boşaltır.) Nerdeyse yanacakmış.<br />
ADAM – Fırfırlı basma geceliğini giysene Türkan.<br />
TÜRKAN – Hınzır&#8230; Açıklığı seversin bilirim.<br />
ADAM – Saçınıda bir iki tokayla topla, hani bir defa sıcaktan toplamıştın da hoşuma gitmişti&#8230;<br />
TÜRKAN – Bardakları tepsiye dizip yanına geliyorum. (Çıkar.)<br />
ADAM – (Dışarıya seslenir.) Birazda dostça konuşalım değil mi? (gülümser.) Günün nasıl geçtiğini anlatırsın bana&#8230; (Bir an için eline düdüğünü alır geri bırakır.)</p>
<p>TÜRKAN – (Saçları yarı açık yarı toplu şekilde, üstünde fırfırlı basma elbisesiyle içeri girer.) Çenesiz, kaprisli kadınları sevmediğini biliyorum. (Adamın elini tutar.) Ellerim ellerinde olsun, Konuşmasam da olur.<br />
ADAM – Bardaklar Türkan, bardakları unutmuşsun&#8230;<br />
TÜRKAN – (Ayağa kalktığı sırada, adam kendine doğru çeker.) Çayımızı doldurmak için kalkıyorum&#8230;<br />
ADAM – (Göz kırpar.) O da benim işim. (Çıkar) (Türkan sobaya doğru ayaklarını uzatır. Tam bu sırada, gözünde güneş gözlüğü, kulağında walkman, pantolonun çeşitli yerlerinde zincirler asılı olan Aytaç içeri girer. Aytaç, Türkan’ı görmeden şarkı söyleyerek yavaş adımlarla sahneden çıkar. Bu sırada Belinde Önlükle koşarak Bilge içeriye girer. Pencereye yaklaşır. Dışarı bakar.)<br />
BİLGE – Hay aksi yine kaçtı.<br />
TÜRKAN – Bilge&#8230;<br />
BİLGE – (Türkan’ı görmez. Dışarıya bakmaya devam eder.Yüksek sesle) Aytaç! Aytaç! Gitti işte&#8230; (önlüğü çıkarır.)<br />
TÜRKAN – B ilge&#8230;<br />
BİLGE – (Türkan’a doğru döner.) Efendim anne! (Güler.) Anne! Bu ne hal!<br />
TÜRKAN – Şey! Sabah sabah nasıl olabilirim ki&#8230;<br />
BİLGE – Anne senin saatten haberin yok galiba, saat 17.00 a geliyor. Bahriye teyzenin konukları gelmek üzeredir. Bu gece burda oğlunun nişanı var unutuun mu?<br />
TÜRKAN – (Ayağa kalkar.) Nasılsa unuttum&#8230;<br />
BİLGE – Üstelik saat altıda okulda olmam gerekiyor. Oğlun da çekip gitti. Güya baharatçıya gidecekti&#8230;<br />
TÜRKAN – Bahriya teyzen geldi mi?<br />
BİLGE – Geldi, ahçıya yardım ediyor. (Annesine yaklaşır.) Yine o adamla konuşuyordun dimi?<br />
TÜRKAN – (Saçlarını toplamaya çalışır.) Saçmalama Bilge&#8230; (kendi kendine) gidip üstümü değiştireyim. (Bilgeye döner.) Gördün mü yoksa?<br />
BİLGE – İnan ki anne, o adamı senden başka kimse göremez&#8230;<br />
TÜRKAN – (Doğrularmışcasına başını sallar.)<br />
BİLGE &#8211; Burada babam&#8230;<br />
TÜRKAN – Baban mı? Ne olmuş babana?<br />
BİLGE – Hiç bir şey anne, hiç bir şey&#8230; (Elinde ki önlüğü iskemlenin üstüne atar.) Ben okula gidiyorum. (çıkar.)<br />
TÜRKAN – Bilge&#8230;<br />
(Eline cep telefonu, üstünde siyah takım elbisesiyle Bahri içeri girer. Bahriyle adam aynı kişidir.)<br />
TÜRKAN – Bahri&#8230;<br />
BAHRİ – Kardeşim yok öyle birşey&#8230; Yalan, üstelik kuyruklu yalan&#8230; Nerde görülmüş benim insanları dolandırıdığım&#8230; Sen duydun mu hiç? Hı, hı&#8230; Hah işte orda dur kardeşim Bahri Dürüst, dürüst adamdır. (Türkan la gözgöze gelir. Türkan’a sarılır.) Ailesiyle yakından ilgilidir.<br />
TÜRKAN – (Üstüne bakar ) Farketmedi bile&#8230; (Ağlayarak çıkar.)<br />
BAHRİ – (Diğer kulağını eliyle kapat) Tabiki canım, kaba inşaatı bitirdik&#8230; (Yavaş yavaş sahne kararır.) İnce işlere başladık&#8230;</p>
<p>SAHNE AYDINLANIR</p>
<p>(Türkan duvarda asılı olan gaz lambalarını teker teker yakar. Boynunu ovalayarak iskemlelerden birine oturur.Bu arada elinde basket topuyla Özge girer. Türkan’ı öper.)<br />
ÖZGE – Masaj yapmamı ister misin anne?<br />
TÜRKAN &#8211; Ayy&#8230; çok iyi olur&#8230;<br />
ÖZGE – (Topunu yere koyar. Türkan’ın omuzlarına masaj yapmaya başlar.)<br />
TÜRKAN – Ayy! Ayy! Ellerin dert görmesin kızım. Nasıl da iyi geldi.<br />
ÖZGE &#8211; Anne ne düşünüyorum biliyor musun? Eğer yurtdışında eğitimime devam edersem NBA’de oynamak istiyorum.<br />
TÜRKAN – İnşallah&#8230; Ne? Şu iri yarı adamların arasında mı? Biraz gerçekçi ol Özge&#8230; Büyük hayaller, büyük acılara sebep olur.<br />
ÖZGE – (Masajı bırakır. Topunu alır.)<br />
TÜRKAN – Ne oldu kızım.<br />
ÖZGE – Böyle söylemen gerekmezdi anne.<br />
TÜRKAN – Buraya gel.<br />
ÖZGE – (Türkan’ın yanına oturur.)<br />
TÜRKAN – Minik bir kız büyümüş. Nasıl da güzelleşmiş. Yüzü gibi kalbi de, Melek kadar temizmiş. Kendine yetmeyi bilir. Üzemez o kimseyi. Başarır üstlendiğini, Benim kardelen çiçeğim.<br />
ÖZGE – Naz edermiş bazen de Annesini üzermiş. Tatlı bir öpücükle, (öper) Hemen özür dilermiş.<br />
TÜRKAN – Senin üzülmeni istemem kızım.<br />
ÖZGE – Biliyorum anne&#8230; (Giderken Türkan’a döner.) Peki ya sen&#8230; Bende senin üzülmeni istemiyorum&#8230; (Çıkar.)<br />
TÜRKAN – Doğru söylüyorsun gerçekçi olması gereken benim galiba&#8230;<br />
ADAM – (Düdüğünü çalarak içeri girer.)<br />
TÜRKAN – Yooo! Hayır.<br />
ADAM – Hani sevdiğin cam tepsi vardı ya, rafın en üstünde duran. Her gelişimde indirmemi istediğim&#8230;<br />
TÜRKAN – Göreceğim yerde olsun dediğim.<br />
ADAM – Düştü birden bire kırıldı biliyor musun? (Türkan’ın yanına oturur.) Paramparça oldu.<br />
TÜRKAN – İstersen toplarız birlikte.<br />
ADAM – Açıkça konuşmaman zoruma gidiyor biliyor musun? Aynı şeyleri yeniden yaşamak, herşeyi bile bile, saniye saniye yaklaşarak ölüme, kendimi başkasına vermek, zoruma gidiyor biliyor musun? (Trenin kalkış sesi duyulur.)<br />
ADAM – (Türkan’ın elini öper. Göz göze gelirler.) Ve çok güvendiğim kendime söz geçirerememek zoruma gidiyor biliyor musun? (Çıkar.)<br />
TÜRKAN – Ya benim, benim de zoruma gidiyor ansızın terkedilmek. (Bir süre kısık ud sesi dinler.) (Elinde çay bardaklarıyla Bahri girer.)<br />
TÜRKAN &#8211; Bahri, bunlar da ne?<br />
BAHRİ – (Elindekileri masalardan birinin üstüne bırakır.) Senin şu küçük çaydanlığın nerde?<br />
TÜRKAN – Ne yapacaksın?<br />
BAHRİ – Benim içinde yeterli çay alıp almadığına bakacağım. Hadi kalk artık iskemleden (Elinden tutar.)<br />
TÜRKAN – Nereye götürüyorsun?<br />
BAHRİ – Sadece otur ve sobaya doğru ayaklarını uzat. (Çayları doldurup, birini Türkan’a verir diğer bardağıda kendi alır. Türkan’ın yanına oturur.)<br />
TÜRKAN – (Ağlamaklı) Yine ağlıyorum&#8230; Ama bu kez yalnız değilim. Sen varsın, sen de ağlıyorsun. Çaresizlikten, umutsuzluktan değil. Sevgiden, mutluluktan.<br />
ADİSYON KAĞIDI – (Girer. Seyircilere doğru yönelir.) Hep mutlu son bekleriz. Onca oyuncu içinde, onca karmaşık dekorda. Seyirciyi memnun ettiysek ne mutlu bize. Perde kapanıyor işte (Sırtını döner.) Türkan ablanın son dizelirinde, yeni oyunlarla buluşmak üzere</p>
<p><!-- / message --></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/a/adisyon-kagitlari-oyun.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Amma da Aldanmışız.-Oyun</title>
		<link>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/a/amma-da-aldanmisiz-oyun.html</link>
		<comments>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/a/amma-da-aldanmisiz-oyun.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 23 Jul 2008 06:59:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[a]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/a/amma-da-aldanmisiz-oyun.html</guid>
		<description><![CDATA[AMMA DA ALDANMIŞIZ! (İki Perdelik Oyun) -Komedi- Yazan: Cemal ERTEN T.C. KÜLTÜR BAKANLIĞI YAYINLARI ANKARA-2002 KİŞİLER MUHTAR KÖY İMAMI(Hoca) ALİ AĞA(Bir köylü) DERVİŞ AĞA(Diğer bir köylü) ÇIRAK KAHVECİ ONBAŞI SIĞIRTMAÇ YABANCI ANA ÇOCUK I ÇOCUK II MÜFETTİŞ (Olay, zamanımızda geçer.) I. PERDE (Perde açılmadan önce,eski bir gramafonda çalınan eski bir şarkı duyulur.Bu şarkı,dedelerden kalma bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p id="linkz01">
<p id="post_message_7622444">AMMA DA ALDANMIŞIZ!<br />
(İki Perdelik Oyun)<br />
-Komedi-</p>
<p>Yazan:<br />
Cemal ERTEN</p>
<p>T.C. KÜLTÜR BAKANLIĞI YAYINLARI</p>
<p>ANKARA-2002</p>
<p>KİŞİLER</p>
<p>MUHTAR</p>
<p>KÖY İMAMI(Hoca)</p>
<p>ALİ AĞA(Bir köylü)</p>
<p>DERVİŞ AĞA(Diğer bir köylü)</p>
<p>ÇIRAK</p>
<p>KAHVECİ</p>
<p>ONBAŞI</p>
<p>SIĞIRTMAÇ</p>
<p>YABANCI</p>
<p>ANA</p>
<p>ÇOCUK I</p>
<p>ÇOCUK II</p>
<p>MÜFETTİŞ</p>
<p>(Olay, zamanımızda geçer.)</p>
<p>I. PERDE</p>
<p>(Perde açılmadan önce,eski bir gramafonda çalınan eski bir şarkı duyulur.Bu şarkı,dedelerden kalma bir şarkıdır.Şarkı devam ederken perde açılır.Sahnede,bir köy kahvesinin önündeki yazlık bahçe görülmektedir.Kahve yapısı sola düşer.Kahveci veya çırağı kahveleri getirirler.Sağda,hemen dipte köyün bahçeleri yer alır.Kahve bahçesinin çevresi çitle çevrilidir.Sahnede ön sağda ve ön solda olmak üzere iki masa vardır.<span id="more-2200"></span>Sağdaki masada Hoca ve Muhtar oturup sohbet etmektedirler.Soldaki masada ise Ali Ağa,Derviş Ağa tavla oynamaktadır.Kahveci,bahçe çitinin önüne serili hasıra oturmuş,bütün piyes boyunca bitiremeyeceği bir ekmek kabuğunu kemirmektedir.Çırak girip çıkar.Her iki masada oturanlar,başkalarıyla ilgilenmezler.)</p>
<p>MUHTAR — İşte böyle,hoca efendi,akşam bir sıtmadır tutturdu.Bilâder,kaç yıldır çekerim bu haltı.Bu köyde doğdum,büyüdüm,kendimi bildim bileli dişlerim birbirine vurur vurur tambura gibi.<br />
HOCA — Beni de yakalar,beni de,muhtar.En korktuğum şeydir mubarek.Yaz gelir,vallâhi,ağzıma bir meyva koyamam.E,sen söyle baklava hakkı için sen söyle,dünya taamını tadmaya mezun olan bizlere bu komaz mı?<br />
MUHTAR — Öyle,hoca efendi,öyle.Hâlbukim ben ava gitmeye niyetlenirdim.Nerden gidersin?Sonra üzerinize afiyet,bizim köpek de pek hastalandı.Ağzına bir şeyler koyabilirsen aşk olsun.Çok fena,çok fena canım sıkılıyor.<br />
(Konuşmaları sessizce devam ederken soldaki masadan)<br />
ALİ AĞA — Dervişçiğim,efendime söyliyeyim,sen marsa doğru gidiyorsun,efendime söyliyeyim,yani kahveler senden yani.<br />
DERVİŞ AĞA — (“r” leri söyleyemez;kızgın) Zay zay değil ki,kemik payçası…Ataysın,biy tüylü denk getiyemezsin.<br />
ALİ AĞA — (Oynamaya devam eder.) Efendime söyliyeyim,yani şu birinci pul;şeş yek miydi?Efendime söyliyeyim,yani neydi?Düşeş mi?Demiryolu yavrum.Efendime söyliyeyim,al bu da senin için.(Onun tarafından atar.) (Devam ederler.)<br />
MUHTAR — İşte böyle,hocaefendi.Ne avdı o,ne av vik vik diye bizim köpek seğirtiyordu.<br />
HOCA — Of karnım,çok fena.Geçen akşam bizim kaşık düşmanı bir mugaddi taam yapmış.(Esner.) Çaldım kaşığı,çaldım kaşığı. (Sessizce devam ederler.)<br />
DERVİŞ — Ah,Aliciğim zay zay değil ki.Biliysin sen,fena oyuncu değilim.Kabahat hep zayda.Biliysin bu haltı iyi beceyiyim. (Devam eder.)<br />
HOCA — Ah,muhtar,şöyle bir sini pilâv olsa şimdi.Çalsak kaşığı.Arkadan bir hoşaf ya da ayran…Ahhhhh.<br />
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,bu oyun da böylece biter. (Tavlayı kapar.)<br />
DERVİŞ AĞA — Ah Aliciğim,vallahi biliysin,bu oyun benim için kolaydıy ama suç hep zayda.Kaç el bekledim duydum.<br />
MUHTAR — (Yan masaya dönüp) Ne oldu Derviş Ağa,yine oyunlar sende mi?Koç kaç oldu bu?<br />
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,Dervişcik yani,efendime söyliyeyim,dörde karşı sıfırdı,sonra efendime söyliyeyim yediye karşı yani bir oldu. (Hoca ve Muhtar,sandalyelerini alıp bu tarafa yanaşırlar.)<br />
HOCA — Desene kahveler yine Derviş Ağadan,ha?<br />
MUHTAR — (Kahveciye bağırır.) Hayri Ağa,hey Hayri Ağa…Sağar adam ne olacak?Sana diyorum.Hayri Ağa…İşitmez.Oğlum,ustana söyle gelsin.Şu tavlayı da kaldır.<br />
ÇIRAK — (Yaklaşır.) Tavlayı mı? (Tavlayı alırken lokumu da almak ister.)<br />
HOCA — (Atılır.) Bak kerataya!Bırak bakalım o cennet taamı lokumu.Burada tavla gürültüsünü lokumun hatırı için dinleriz. (Lokumu ağzına atar.) Of,içim bayılıyordu açlıktan. (Sakalına dökülen lokum unlarını eliyle temizler.)<br />
ÇIRAK — (Ustasının yanına gitmiştir.Ekmeği yemekte olan kahveciyi itekler.) Haydi kalk,seni sesliyorlar.<br />
KAHVECİ — Dün akşam mı?Evet ne olacak üç tebeşirli çizdim.<br />
ÇIRAK — Değil usta,değil.Muhtar emmi,seni çağırıyor.<br />
KAHVECİ — Evet,hep tebeşirli…Ne edeceğiz şu adamlarla?<br />
ÇIRAK — (Kolundan tutarak) Gel usta,gel.Muhtar seni, seslendi. (Çekerek götürür.)<br />
KAHVECİ — Ne çekersin beni manda güder gibi?<br />
MUHTAR — Gel sağarım,gel.İçtiğimiz kahvelerin hepsi Derviş Ağadan.Anladın mı?Hepsi.Parti ona kaldı.<br />
KAHVECİ — Bizim parti mi?Ona lâf yok.<br />
MUHTAR — Hay Allah iyliğini versin.Ne partisi?Onu da nerden çıkardın?<br />
KAHVECİ — Yaa,ak koyun,kara koyun seçimlerde belli olacak.Görürüz kim kazanacak.<br />
MUHTAR — Canım usta,dinle.İçtiğimiz kahveler var ya?<br />
KAHVECİ — İçtiğiniz,evet.<br />
ALİ AĞA — Bak dört tane.<br />
KAHVECİ — Evet,beş tane;ne olacak?<br />
DERVİŞ AĞA — Dört,Hayri Ağa,dört.<br />
KAHVECİ — İşte kendi de diyorsun,beş…<br />
MUHTAR — Canın cehenneme,haydi git,(Bağırır) onlar Derviş Ağadan (Kahveci,”beş”, “beş”, “beş” diye sayıklayarak gider.)<br />
HOCA — Vallâhi,bu sizin oyunuzdan bir şey anlamam,baklava hakkı için anlamam.<br />
ALİ AĞA — Yoo,efendime söyliyeyyim,yani,bunun lezzeti başka..Başka,efendime söyliyeyim.Başka lezzet…<br />
HOCA — (Keser) Sus,sus günaha girersin. “Lezzet” kelimesinin böyle şeyler için ağza almak günahtır.Canım yemeklere,o tatlı ve mugatti taamlara karşı hakarettit bu. (Ağzını şapırdatır.) Lezzet,evet lezzet…Nasılı tatlı lâfız değil mi?Lezzet,mülezzim,izaz hep aynı.<br />
MUHTAR — Yemek lafı açılmaya görsün,hemen başlarsın.<br />
DERVİŞ AĞA — Ya,sahih,demiyvey,hemen başlay..<br />
HOCA — Bırakın anlatayım.Lâfı bile hoştur.Yemek vesselâm.Dünyaya niçin geldin?Yemek için.Demin bir nebze muhtara da anlattım ya.<br />
MUHTAR — Evet,yarıda kaldı.<br />
HOCA — 8Arada sırada geğirir,koca göbeğini okşar.) Akşam yemeğinde bizim köroğlu,erişte yaptı.Hem de yoğurtlu…Yağ akıyor mübarekten.Onu mideye indirdik,yanında hoşaf,arkadan,Hamdi Ağanın ölümüne yaptıkları helvayı sofraya koydular.O da indi mideye.Çal kaşığı,çal kaşığı.Eh,göbek burnuma vardı.Yatsı namazını kılarken…<br />
DERVİŞ AĞA — Hoca efendi,”yatsı” dedin de aklıma geldi.Şu yatsıyılayı niçin camide kılmayız cemaatle?<br />
HOCA — Dur Allah’ını seversen,dur.Baklava hakkı için,dur.Muhabbetimiz tam revani gibi kıvamına gelmişti.Ne kesersin?Böyle dersiniz de hiçbiriniz gelmiyverirsiniz.Ha,dediğim gibi…Hay aksi şeytan şaşırttırdın beni,Derviş Ağa.Evet yatsı namazını zor kıldım.<br />
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,gözlerin yani,efendime söyliyeyim,ha kapandı,ha kapanacak.<br />
HOCA — Dur be, adam.Evet,gözler,ha kapandı,ha kapanacak.Eli kulağında,şöyle bir soyundum.Kaşık düşmanı yatağı serivermişti.Yastığa koyduğumu hatırlıyorum başımı.İşte o kadar.Baklava hakkı için doğru söylüyorum,hemen sızıvermişim.<br />
MUHTAR — (Eğlenerek) Sarhoş gibi…<br />
HOCA — Neûzübillâh.Baktım kapı çalınıyor.”Güm,güm!” diye…Uyandım.<br />
MUHTAR — İyi uyanabilmişsin.Geçenlerde beni ava çağırırlarken kapıyı yarım saat dövmüşler de ben uyanmadım.İyi geçti av…Tilki,hani kuyruğu alacalıydı ya,işte o…Önümde kıç kıç kaçı…<br />
DERVİŞ AĞA — Şu tahsildaya veydiğin tilki mi?Sen onu vuymamışsın ki…Senin yanaşma vuymuş.<br />
MUHTAR — Yanaşma mı?Hadi canım,silâh bile alamaz eline.<br />
DERVİŞ AĞA — Öyle deme,muhtay,öyle deme…Ben biliyim onun avcılığını…Geçenleyde beyabey gitmiştik ya…<br />
MUHTAR — Sen mi?<br />
HOCA — Süphanâllah,on defa süphanâllah.Canım,şimdi kim konuşuyordu?<br />
MUHTAR ve DERVİŞ AĞA — Ben.<br />
HOCA — Sizden evvel?<br />
MUHTAR ve DERVİŞ AĞA — Sen.<br />
HOCA — Öyleyse bırakın konuşayım;lâfı ağzıma tıkıyorsunuz.<br />
KAHVECİ — (Yerinden fırlayarak gelir.) Ne beni mi çağırdın,hoca efendi?<br />
HOCA — Al sana.Bir de sen eksiktin.<br />
KAHVECİ — Dört çay mı?Ha?<br />
HOCA — Ey ümmeti Muhammet’in sağırı,seni kim çağırdı?Vallâhi çıldıracağım.Hey Allah’ım,git,efendim git,çay filân istemiyoruz.<br />
KAHVECİ — Filcan mı?Filcanda çayı sen nerde gördün,hoca efendi?Ha?Çay mı?Ha?<br />
HOCA — Hay batasın yerin dibine.Git Allah’ım git,baklava hakkı için git.<br />
KAHVECİ— Baklva gibi mi olsun?Ha?Yandan şekerli içerdin ya?<br />
ÇIRAK — (Atılır) Gel,gel,çay istemiyorlar.<br />
KAHVECİ — Yo,bir şey dediğim yok.Çay isterler sonra cayarlar. (Söylene söylene yerine oturur,gevelemeye devam eder.)<br />
HOCA — Ne baş belâsı bu böyle.Yere batasıca.Allah’ım.<br />
MUHTAR — (Fırsattan istifade ederek) Ha,tilkiden bahsediyorduk,şu alaca,kuyruktan.Ne kuyruktu sen gördün,Aliciğim.<br />
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim.Görmeye gördüm amma,efendime söyliyeyim,yani<br />
öyle alaca filân değildi,efendime söy…<br />
HOCA — Vallâhi çıldıracağım,bırakın anlatayım,canım.Ne olacak hep aynı döl bunlar. (Kızar ve sandalyede geriye döner.) Sakallıymış,hocaymış,hürmet yok,efendin.Yok efendim,yok.Ne bilirler.Lâf anlatıyoruz…<br />
ALİ AĞA — Ha,”lâf” dedin de aklıma geldi.Efendime söyliyeyim,yâni efendime söyliyeyim,şu Arslan Ağanın bana ettiği doğru mu?Efendime söyliyeyeyim,tarlamı bilirsiniz,efendime söyliyeyim,taşı koyduk onun tarlayla benimki arasına.Efendime söyliyeyim,sürmüş ta içerden,bir şey dedim de beni mahkemeye vermiş,efendime söyliyeyim…<br />
HOCA — (Alayla) Efendime söyliyeyim,yâni,efendime söyliyeyim yâni.Çıldıracağım yahu.Durun anlatayım.Ne demiş Hazreti Muhammet?Ne demiş bilir misiniz?Nerden bileceksiniz? (Yerinden fırlar,vaaz verir gibi) Ey Ümmeti Muhammet,senden gayri kişi lâ ederken sen dinle lâf etme,ancak, “İzâca… Neydi o?İzâca…unutturdunuz,vallâhi.<br />
MUHTAR — Hoca,bir şey deyiver,biz anlamayız.<br />
HOCA — Her ne ise…<br />
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,beni mahkemeye vermiş yani,efendime söyliyeyim.<br />
MUHTAR — (Hemen katılır.acı acı) Benim köpek de çok fena hasta oldu.İştahtan kesildi.Ağzını bıçaklar açmıyor.<br />
HOCA — Bir taraftan karnım ağrıyor,bir taraftan sizin köpekleriniz,tarlalarınız.Bırakın,lâfı ağzıma tıkamayın.Karnım.Akşamki hamur aşı yapıyor bu işi.Epeyce de yedim.Ha anlatıyordum.Kapı “güm” “güm” diye vuruldu. (Masaya vurur) Hemen kalktım.<br />
KAHVECİ — (Yerinden fırlar) Ha?Çay mı?Yeni demledim ya,yeni.<br />
HOCA — Hay Allah’ım.Yine bu adam mı?Git,git,git haydi.<br />
KAHVECİ — Ha?<br />
HOCA — “Git” diyorum.(Bağırır.) Git,git.<br />
KAHVECİ — Hoca olacak,hem çağırır,hem de “git” der.Taze demledim.(Geçer oturur.)<br />
HOCA — (Nefes alır.) Nerde kaldık?Ey Yârabbi.Evet kapı “güm” “güm” diye vuruldu.(Yine elini vuracak olur,muhtar tutar ve kahveciyi gösterir.)Baktım üzerim giyinik.Hem de yenileri giymişim.”Vay” dedim kendi kendime.”Yenilerle yatmışım.” Kapıda bir palabıyık…Uşak kılıklı adam…”Ne istersin?” dedim.”Efendi sizi ziyafete çağırıyor.” dedi.Ziyafet mi?Hemen fırladım.A,a,a yollar tertemiz.Koca koca saraylar.<br />
MUHTAR — Sonra?Rüya,vallâhi,rüya.<br />
HOCA — Bir konağa geldik.Girdik içeri.A,a,a.Bir sofra,amma alafranga…”Geç,başa otur.”dediler,”Sen hocasın.” Geçtik kurulduk.”E,başlıyalım.”dediler.”Hemen”diye cevap<br />
verdim.Beni oraya götüren uşak kılıklı adam yanıma yaklaştı.”Çorbadan mı?” dedi.”Eee,tabii.” dedim.”Peki” dedi,”Hangi çorbadan istersiniz?” “Hangi çorbadan mı?”<br />
Dur muhtar,sen kaç çeşit çorba bilirsin?<br />
MUHTAR — Ben mi,hiç,sanki işte…Çok bilirim.Sayayım.(Oradakilerin hepsi parmaklarıyla kendi kendilerine saymaya başlarlar.) Bir pirinç çorbası,keklikle olur,tavşanlısı daha iyidir.Sonra şehriye,tarhana…sonra?&#8230;Çok bilirim şimdi aklıma gelmiyor…<br />
HOCA — Var mı daha bilen ?<br />
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,un çorbası yani.<br />
DERVİŞ AĞA — Tayhana çoybası.Ama muhtay söyledi.<br />
HOCA — Yo bilemezsiniz,bilemezsiniz.Bakın,o uşak kılıklı adam bana neler dedi. (Hoca,bu ikili konuşmlaraı sesini değiştirerek belirtir.) “Hangi çorbadan istersiniz?” (Kaykılır.) “Hangileri var?” “Efendim,pirinç çorbası,şehriye çorbası,şehriye çorbası çeşit çeşittit,tel,gül,sümbül şehriye,sonra işkembe,düğün çorbası,midye çorbası,balık çorbası,sebze çorbası,terbiyeli terbiyesiz tavuk çorbası.<br />
MUHTAR — Ne çokmuş be?<br />
DERVİŞ AĞA — Peki hoca,sen hangisini getiydin?<br />
HOCA — Ben mi?Aşçıbaşına haber saldım.Büyükçe bir tabağın,kâsenin yâni,içine hepsinden biraz koydurdum.Seçemedim de onun için,sizim anlıyacağınız.Ya.Çorbayı içtik,şöyle sandaliyeye bir dayandım.Kâseyi ittim.Bizim uşak hemen yanaştı.”E hoca efendi,etlilerden?” “Etlilerden mi?Hangileri var?” “Vallâhi efendim,çeşitimiz azca…Sayayım.” Başladı saymaya.”Tas kebabı,tencere kebabı,orman kebabı,yoğurtlu kebap,çömlek kebabı,talâş kebabı,yufkalı kebap,döner kebabı,rende kebabı,şiş kebabı…”Baktım daha da sayacak, “Getir,dedim yoğurtlu bir döner.Şöyle yağlı yağlı,bol biberli,üzerinde iki üç şiş.” Hemen getirdiler.Çaldım kaşığı,çok yağlıymış be.Hey sağar,bir su al gel.Bu döner kebabı pek yağlı.<br />
MUHTAR — Hakikaten yağlı.<br />
DERVİŞ AĞA — Buynuma kokmaya başladı.<br />
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,yalan da olsa dinliyoruz.<br />
HOCA — Baklava hakkı için lâfımı hiç kesmeyin,dinleyin.Sıra böreklere geldi.Bizim palabıyık yanaştı.”Böreklerden hangisini istersiniz?” “Hangileri var?” “Efendim,su böreği,puf böreği,fincan,midye,nemse,el böreği.” “Sigara böreğinden getir?” “Peynirli,sade,kıymalı,hangisinden olsun?” “Hangisinden mi?Üçünden de biraz biraz olsun.” “Yanına hoşaf,komposto,bir şey istemez misiniz?” “Komposto mu?Hangileri var?” “Çilek,al…” “Peki,yeter…çok koyun da getirin…” Börek geldi…Komposto da geldi.<br />
DERVİŞ AĞA — Hoca,mendilin vay mı?<br />
HOCA — Baklava hakkı için lâfımı yarılama.Arkadan tatlılar, “Efendim hangisini istersiniz? “Hangileri var?” “Efendim çeşidimiz az.Hanım göbeği,tulumba,vezir parmağı,has lokma,saray lokma,bal lokma,samsa tatlısı,bohça tatlısı,Giresun tatlısı,revani,tel,ekmek kadayıfı,sonra sütlüler,en sonra,baklava… Aman getir.Getir baklava.Bir dersin iki dersin lüp,üç dersin,şup,dört dersin,şup…Sizin anlıyacağınız…ham hup,şaralop…<br />
MUHTAR— Sonra?<br />
HOCA — Sonra,bana bir torba altın.Duaya başladım…(Duayı sessiz mırıldanır.Sonra ellerini açıp yüksek sesle<img border="0" src="http://img.frmtr.com/images/smilies/smile.gif" title="Smile" class="inlineimg" /> Allah ziyafet sahibinin kesesine bereket,bizim ağzımıza da daimî lezzet lütfeyleye…<br />
HEPSİ — Amin,aminnnnn.<br />
MUHTAR — “Amin” dedik ama bir şey yiyemedik biz.<br />
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,yani,bizim hoca delirmiş…Nerde bu ziyafet hoca,nerde?<br />
DERVİŞ AĞA — Kim veymiş bu ziyafeti?Neyde?Ne zaman?<br />
HOCA — Bilmiyorum.<br />
MUHTAR — Nasıl olur?<br />
HOCA — Baklava hakkı için bilmiyorum.<br />
DERVİŞ AĞA —Peki sen neyeye gittin ziyafet diye?<br />
HOCA — Bilmem.<br />
MUHTAR — Şaştım kaldım.<br />
HOCA — Bir söz vardır bilir misiniz?Aç horoz kendini arpa ambarında sanırmış.İşte öyle.<br />
MUHTAR — Yine anamadım<br />
DERVİŞ AĞA — Annadıysam,arap olayım.<br />
HOCA — Canım,rüya görmüşüm.Yuya,Deyviş Ağa,yuya göymüşüm.<br />
DERVİŞ AĞA — Niçin “yuya” diyoysun?”Yuya” de,”Yu…ya.<br />
MUHTAR — Ruya mı?Ben de hakikat sanmıştım.<br />
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,fakat yani nasıl oluyor da hoca o kadar,efendime söyliyeyim,yemek adı biliyorsun,yani…Efendime…<br />
(Resmî giyimli jandarma onbaşısı girer.Terlidir.Kasketi elindedir.Kasabadan geldiği bellidir.)<br />
ONBAŞI — Selâmualeyk…<br />
HEPSİ — Ve aleyküm selâm,hoş geldin onbaşı.<br />
MUHTAR — Hoş geldin onbaşı…<br />
ONBAŞI — Cümleten,ne derler ona,hoş bulduk.<br />
MUHTAR — Çok kaldın kasabada onbaşı?<br />
DREVİŞ AĞA — Sahih,onbaşı,neyede kaldın?Meyak…<br />
ONBAŞI — Hiç,vallâhi,bizim şeye,kaymakama,sonra,şeye,şey maarif memuruna filân uğradım da.<br />
MUHTAR — (Kendi kendine) “Bizim kaymakam.” Boyun kopsun.<br />
ONBAŞI — Sonra da mal müdürünü ziyaret ettim. “Artık bizim,şeyleri anlayıverin,vergileri versinler.” diyor.Tahsildarı dayıyacak kapıya…<br />
MUHTAR — Topluyoruz.Daha ekin gelmedi.Bankanot kesmiyoruz ya.<br />
ONBAŞI — Size bir haberim de var.<br />
HOCA — Hayrola,”Hayırlı olsun.” deyin.<br />
ONBAŞI — Köye bir muallim veriyorlar,maarif memuru söyledi;şöyle bir çıtlatıverdi.<br />
MUHTAR — Oh,ne iyi.<br />
HOCA — (Keser.) Malimi nidecek,elli altmış haneli köy.Para para;mektep yaptılar.Bizim hoca parasını zor veriyorlar.Para veren yok ya.Al sana bir batman buğday,biraz da fasulye…”Peki para?” “Ha, o yok.” Bir de malim besleyecekler. “Malim,malim,öğle namazı kaç rekattır?”desem,apışıp kalır.<br />
DERVİŞ AĞA — Duy,hoca,sahih,onbaşı ne zaman veyecekler?<br />
ONBAŞI — Durun söyliyeceğim,şu şey memuru,neydi o muhtar,dilimin ucunda,ha,evet,maarif memuru var ya,burnundan konuşan adam,dedi kiLBurundan konuşarak taklidini yaoar.) “Şey sizin köye yeni bir öğretmen veriyoruz.”<br />
KAHVECİ — (Yanaşarak) Onbaşı,çayı yeni demledim?<br />
HEPSİ — Aman…<br />
KAHVECİ — Ha?Yeni demledim,vallâhi.<br />
ONBAŞI — Dur konuşuyoruz,şey görüyorsun.<br />
KAHVECİ — Taze değil mi?Demin attım çayı.Kan gibim,tavşan kanı,muhtar.Tavşan kanı.(Gider.)<br />
MUHTAR — Peki,peki…Getir bir çay…Tavşan gibim…Sen tavşanı nerde gördün?Sanki.<br />
ONBAŞI — Evet,kaymakam dedi ki…şey,ben de şeyini şey yaptım…Mal müdürü…tüf…İyice şey oldum.<br />
MUHTAR — Evet,maarif memuru?<br />
ONBAŞI — Hey babana rahmet.Maarif şeyi…öğretmen,yani malim gelecek dedi.Sizin şeye,köye…<br />
ALİ AĞA — Anladık,efendime söyliyeyim.Geç.Sonra?<br />
ONBAŞI — İşte,o şey,malim,şey,daha mektebinden yeni mezunmuş…<br />
HEPSİ — Yeni mi mezunmuş?<br />
ONBAŞI — Şey,maarif şeyi dedi ki “Çekeceğiniz var…o şeyden.”<br />
HOCA — İşte buna “hoşafın yağı kesilmek” denir.<br />
ONBAŞI — Hem bu köydenmiş…<br />
MUHTAR — Bu köyden mi?Yo,yo…öğretmen mektebine bizim uşaklardan kimsecik gitmedi.<br />
ONBAŞI — Şeyini,neydi o?Şeyini muhtar,ismini söyledi maarif şeyi amma unuttum.<br />
MUHTAR — Bizim köyden kimse gitmedi oraya.<br />
ONBAŞI — Adını dedi,unuttum.<br />
DERVİŞ AĞA — Onbaşım.Hatıylamaya çalış,onbaşım.<br />
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim.bu yeni yetişme malimler de çok tuhaf,efendime söyliyeyim.Çocuklara bir şey öğretmezler.<br />
ONBAŞI — (Kendini zorlamaktadır.) Adını hatırlayamadım.Şey,,,şeye,yere batsın şeyi…Muhtar,bana şeyli,mimli bir isim söyle…şeyli…<br />
ALİ AĞA — Mimli isim mi?Efendime söyliyeyim.O da ne demek?<br />
MUHTAR — Mehmet,Mahmut…<br />
HOCA — Muhammet.<br />
MUHTAR — Macit,şu meşhur bir avcı var ya…<br />
DERVİŞ AĞA — Bildim,biliyim ben onu.<br />
HOCA — Mevlût…<br />
KAHVECİ — (Yerinden fırlar.) Suya gitti. Ne edeceksiniz?<br />
HOCA — Kimi?<br />
KAHVECİ — Suya gitti.Ne edeceksiniz?Mevlût suya gitti.<br />
MUHTAR — Kim çağırdı,Hayri Ağa?<br />
KAHVECİ — Suya gitti.Ne edeceksiniz?Mevlût suya gitti.<br />
HOCA — Haydi git,otur,git.Mevlût’ü filan çağıran yok.<br />
KAHVECİ — Suya gitti.(Diye söylenerek yerine oturur.)<br />
ONBAŞI — Şey mimli isimleri sayardık…<br />
MUHTAR — Evet,Mehmet,Muhammet…<br />
HOCA — Mahmut,Mevlût.<br />
KAHVECİ — (Yerinden,kızgın) Suya gitti…<br />
ONBAŞI — Değil,şey,durun şeyinin,neydi muhtar,babasının ismini de deyiverdi.Şey Veli mi dedi,deli mi dedi…Şeymiş,çoban,ebet çobanmış şeyde.<br />
MUHTAR — Kör Veli mi?<br />
DERVİŞ AĞA — Evet,onun biy oğlu vaydı…Adı Muyat,evet.Muyat.<br />
MUHTAR — Tamam,ben de hatırladım,bir gün ava çıkarken torbayı unutmuştum da alıp getirmişti evden…Fakat o bacak kadar çocuktur be.<br />
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,yani Kör Veli öldüğü zaman çocuk,efendim söyliyeyim,pek ufaktı,yani,onu bir tahsildar aldı gitti kasabaya.<br />
MUHTAR — Evet,hatırladım.Bir gün avda bizim köpek,vik vik tavşanı kovalıyordu…Tavşan kulaklarını şöyle dikmiş…Tam önüme geldi.Çifteyi omuzladım.Bir de ne göreyim?O dediğiniz çocuk çiftenin ucunda görünüyor.Tavşanı da kaçırdık.<br />
ALİ AĞA — Vay anasını,demek o çocuk gelecek.O hırsızın biridir.Kala kala,efendime söyliyeyim,koca köy ona mı kaldı?<br />
ONBAŞI — Ben kör şeyi,neydi o?Şey…<br />
MUHTAR — Veli.<br />
ONBAŞI — Evet,ben kör Veli’yi filân bilmem.Yalnız şunu bilirim.Şu çiçeği şeyinde,burnunda yeni öğretmenler nereye giderlerse şey yapıyorlarmış,şey kök söktürüyorlarmış.Ya.<br />
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,ben şimdi iyi hatırladım,efendime söyliyeyim,o çocuğu…<br />
DERVİŞ AĞA — Tüh canına be.Ben neden hatıylamıyum.<br />
MUHTAR — Derviş Ağa,nasıl hatırlamazsın.Hani çoban Kör Veli vardı.Bir gözü sakattı.Köyün davarını güderdi.<br />
ALİ AĞA — Şöyle böyle on beş yıl önce,efendime söyliyeyim.<br />
DERVİŞ AĞA — (Kendini zorlar.) Köy Veli…Köy Veli…Hah!Bildim.Kâzım Ağanın çobanı idi önce.<br />
MUHTAR — Hah,ayağını bastın,kaldır.<br />
DERVİŞ AĞA —Çocuğu da hatıyladım.Amanın,bu hükûmet ne ettiğini bilmiyoy.Yahu o çocuk öğretmen olayak buyaya göndeyiliy mi?<br />
Ali AĞA — Efendime söyliyeyim,buraya gönderilmesini bırak.Onu örtmen yapanlarda kabahat.<br />
HOCA — Ağalar,deminden beri dinlerim.Hele bana da çıtladın da şu malim denen adamın cemazülevvelini biz de öğrenelim.Değil mi ya?Biraz sonra köye gelecek,caminin karşısındaki mektebinde bizim gibi kâmil bir hoca ile aşık atmaya kalkacak.Atamaz ya,baklava hakkı için,atamaz ya,sözün gelişi.Biz nerde,malim nerde?<br />
MUHTAR — Çok güzel söyledin,hoca…Hele böylesine malim.(Kızgın) Ne malimi canım,öğretmen…Evet,dediğim gibi.Bunun ne anasında ne babasında hayır vardı.Baba içkici,sarhoş,eli uzunun biri…Anayı hiç sorma.Köyden atacaktık da araya ölüm girdi…Bizi bu rezillikten kurtardı.Ava giderken,kaç kez,kaldır çifteyi vur şu kadını,diye düşünmüşümdür.<br />
HOCA — Vay vay,demek böyle?<br />
DERVİŞ AĞA — Böyle ya…Çocuğa ne deysin?Aymut dibime düşey…Atalay sözü bu.<br />
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,köyde biraz daha kalsaydı,efendime söyliyeyim,bütün çocukları da kendisi gibi yapacaktı.İmdada o şişman tahsildar yetişti,aldı götürdü.Efendime söyliyeyim,çocuklarımız kurtuldu.<br />
DERVİŞ AĞA — Yanlış söyledin.Kuytulmadı.İşte şimdi kapana giydi çocuklayımız.<br />
DİĞER ÜÇÜ — Çok doğru dedin.<br />
HOCA — Vay,vay…Böyle bir adamı buraya malim veriyorlar.Tüh,tüh.Kıyamet ağalar,kıyamet…Evvelki gece bizim kaşık düşmanı,tavuklu bir pilâv yapmıştı.Mevlût okumuştum ya…Sabrilerde…Bir tavuk göndermişler…Bakkala da yasin okuduk;bir yarım okka pirinç…Pilâv yerken…Budu şöyle yakaladım..Derken “Kadın,kalk bir su ver.” dedim…Sofraya otururken suyu almaz yanına.Ne derse beyenirsiniz? “Görüyorsun yemek yiyeceğim,sabreyle…Yemek yerken su içilmez.” Dünya değişti…Kıyamet.Şuna bak,hırsız,uğursuz bir ananın,hırsız uğursuz oğlunu böyle namuslu bir köye malim veriyorlar.Sonra da malim dikilir başına.Ne.Ben öğretmenin…Öğretmen değil,oyuncu bunlar.Masum sabü sübyana köçeklikten başka bir şey öğretmezler.<br />
MUHTAR — Ne oyunlar,hoca,görsen…<br />
HOCA — Allah göstermesin!<br />
MUHTAR — Zımbırtı etmekten başka bir şey bilmezler…Bilseler…Amenna,başımızın üstünde yerleri var…Ne gezer onlarda bilgi…Mektep dediğin sessiz gerek…Bunlar da öyle şey arama,Bir gürültü bir patırdı.Çalgılar,davullar.Bakın geçenlerde kaynatamın köyüne gittim ya…Beraber ava gidecektik olmadı…O köyde bir mektep var…Bir de kıranta bir malim…Malim değil tam malim beg…Mektepte tek gürültü yok…Çocuk tıs der,yapıştırırmış tokadı…Yana yattın tokat…Çamura battın tokat…Bizim kaynata dedi ki çocukları dövmek için öyle kabahatler yüklüyormuş ki…Kaynatam bile bulamazmış o kabahatleri…Bilirsiniz ne keskin avcı olduğunu hâlbuki…E,köylü memnun…Çocuk dediğin dayakla terbiye edilir…Bunlarda öyle mi ya?Talebesi çalar,malimi,müdürü oynar.<br />
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim.Muhtar,yâni,efendime söyliyeyim,çok doğru lâf ettin.Mektep dediğin yerden çıt çıkmaz…<br />
HOCA — Öyle,baklava hakkı için söyle…Mektepte şöyle bir değnek bulunur…Babası çocuğu elinden tutar,getirir hocanın önüne,çocuk zırıl zırıl titrer.Babası: “Al,der,hoca efendi…Al,eti senin,kemiği benim.” “Et” dedim de aklıma geldi…Ne iyi…<br />
ONBAŞI — (Keser.) Ağalar,ne diyecektim,tam dilimin ucundaydı.Lâfa boğulduk…Ne edelim de şu şey,malim bu köye gelmesin…Geldi mi,şey,şeyi gürültüyü sen seyret o zaman.<br />
DERVİŞ AĞA — Öyle,öyle ya.Yayın bizim oğlan: “Baba” deyecek, “E?Bak ben çalıyoyum.Sen kalk da oyanayıvey…” Öyle malimin yetiştiymesi böyle oluy,istemeyiz.O malimi…<br />
MUHTAR — İstemeyiz ya…Fakat ne edelim de şu adamı sokmayalım köye?<br />
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,kaymakam,yani bir istida pulluyalım.16 kuruşluk bir pul,efendime söyliyeyim…<br />
MUHTAR,ONBAŞI — Kaymakama mı?<br />
MUHTAR — Yooo,olmaz.Gelir buraya vermeyiz çocukları okula.<br />
DERVİŞ AĞA — Sen deme muhtay,böyle…Zoyla alıylay.Hapse atıyoylay,sen biliysin…<br />
ONBAŞI — Durun,ne diyecektim?Ha,Ali Ağanın dediği doğru.Benim şeyime,aklıma da hoş geliyor.Şeye bir istida verelim,kaymakama.<br />
MUHTAR — Ne yazacağız?<br />
HOCA — “Kötü bir adam olma ve aynı zamanda köy ehalisi tarafından böyle tanınma hasebiyle buraya tayin edilmemesi.” Filân yazarız…<br />
MUHTAR — Peki kim yazacak?<br />
HEPSİ — Kim mi yazacak?Ya…<br />
MUHTAR — Hiçbirimizin eli kalem tutmaz.<br />
ALİ AĞA — Çok kötü,efendime söyliyeyim.Koskoca köyde yani,efendime söyliyeyim,bir eli kalem tutanımız yok.<br />
MUHTAR — Kasabaya inince bu işi yapalım.Orada bir arzuhalci var,topal.Hükûmet dairesinin yanında.Ona götürürüz bir tavuk,biraz da yumurta;olur biter…<br />
ONBAŞI — Şey,ne diyecektim?Hepsini yazarız,vallâhi.”Şey deriz,şeyli onu şey yapmıyor,istemiyor köylü.”<br />
MUHTAR — Onları uydurmak kolay…<br />
ONBAŞI — Bakın ben size şey yaptım söylemeyi unuttum.Şey,öğ… malim ne demiş maarif memuruna biliyor musunuz?<br />
MUHTAR — Ne demiş?<br />
ONBAŞI — “Bilirim,şey o köyde bataklık vardır…Şey sıtımadan,ehali kırılır.Evleri berbattır.Çocukları,şeydir,hayduttur.Ben hepsini şey yaparım.” demiş,islâh edecekmiş…<br />
HOCA — Şu zıpçıktıların lâfına bak…Eğer gelirse,çocuklar,baklava hakkı için,camiyi taşlarlar.Namazda rükûya vardığımızda: “Bak,bak şu adamlar ne yapıyorlar?” deye arkamızdan alay ederler…<br />
MUHTAR — Öyle olur.O öğretmenin yetiştireceği çocuk da kendi gibi olur.Dediğimiz gibi,yapalım.İstemiyoruz,vesselâm…İstemiyoruz.Az derdimiz var,bir de onunla mı uğraşacağız?Sonra çocuklar okumuş okumamış ne olacak?<br />
DERVİŞ AĞA — Dağda koşulacak öküz,kıyda otlatılacak koyunlay olduktan sonya çocuklay bize gerek…<br />
(Koşa koşa sığırtmaç içeri girer.Soluk soluğadır.)<br />
SIĞIRTMAÇ — Aman muhtar emmi,koşun koşun…<br />
MUHTAR — Ne oldu?<br />
SIĞIRTMAÇ — Oh,yoruldum,çok koştum…<br />
HOCA — Ne,de bakalım?Meraktayız?<br />
SIĞIRTMAÇ — Benim kara koç var ya…Bilirsiniz delikanlı gibidir.Onunla Şükrü’nünkünü dövüştürüyorduk..Benimki bir kalktı…Böyle bir gerindi.<br />
MUHTAR — Amma da uzattın…Kısa kes…<br />
SIĞIRTMAÇ — Anlatıyorum…Benim delikanlı…Şöyle bir gerindi…Geçen sene Memiş’inkini de böyle yere sermişti.<br />
HOCA — Ey,senin koyunun da,sen de…Anlat,anlat…Sonra ne oldu?<br />
SIĞIRTMAÇ — Anlatıyorum ya…Benimki gerindi…Delikanlıdır be…”Heyt arslanım!” dedim…<br />
HEPSİ — Anlat!&#8230;<br />
SIĞIRTMAÇ — Deliçay taştı!&#8230;Nu tarafa doğru geliyor!<br />
HEPSİ — Deliçay mı?<br />
SIĞIRTMAÇ — Evet ya…O kazdığınız hendekleri,benim delikanlı gibi kolayca aşıverdi…<br />
MUHTAR — Bir bu eksikti…<br />
DERVİŞ AĞA — Geçen yıl ne kaday çok uğyaşmıştık.<br />
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,su gelmez deye köylü oraları hep ekti…Ne ziyan,ne zarar…<br />
MUHTAR — O hendekler için çok uğraşmıştık…<br />
ALİ AĞA — Şimdi ne yapacağız?<br />
HOCA — Ovayı su basacak…Evker yine göçecek,yazın da ısıtma,sazlık…Bak oğlum,bizim yoğurt ne oldu?Sizin köyde hep “Getireceğiz.” derler de getirmezler mi?Böyle olmaz.<br />
MUHTAR — Haydi ağalar,şöyle gidelim de bakalım,köye gelmesi yakın mıdır?<br />
HOCADAN GAYRİSİ — Haydi…<br />
DERVİŞ AĞA — Bakayız tabii.Ama bakmakla usta olunsaydı,köpekley hep kasap oluydu.<br />
(Çıkarlar.Hoca yalnız kalır.Bir iki kere gerinir.Öğürür,esner.)<br />
HOCA — İhtiyarlık.Benim o yerlerde ne işim var?Of,mis gibi bir şey koktu.Neymiş bu acaba?Of,ne koku,ne koku…Oğlum Mevlût,Mevlût oğlum,Mevlût…<br />
ÇIRAK — Efemdim,hoca efendi?<br />
HOCA — Oğlum,bak bakalım bu koku nerden geliyor?Ne kokusu desem.Tereyağ değil…Sovan,hadi canım o da değil…Helvaya benziyor…Helva kavuruyorlar…Git,oğlum,bak,kim kavuruyor?<br />
ÇIRAK — Hoca efendi,bir yerin mi…<br />
HOCA — Bak edepsize,git oğlum,git dediğimi yap…(Çırak çıkar.)<br />
HOCA — Baklava hakkı için,bu koku pek hoş…Fakat bu karnım bir türlü aman derman vermiyor…Of,of burgu burgu dönüp duruyor.Ö…Ö…Ö…Hey körr şeytan,nerden yersin o kadar…<br />
(Çırakla yabancı içeri girerler…Çırak yabancının elinden tutmaktadır.)<br />
ÇIRAK — Hoca efendi,bak…<br />
HOCA — Ne oğlum?Hemen gönderdiler mi?(Arkası dönük) Ö…Ö…Yaladın mı yolda?Ö…Ö..Helva mı imiş?<br />
ÇIRAK — Hoca efendi,bak,bak…<br />
HOCA — Peki,anladık.Ö…Ö…Ö…Aman zaman vermiyor şu öğürtü…Helva mı,oğul?<br />
ÇIRAK — Hoca efendi,bak kim…<br />
HOCA — (Döner.) Vay,arslanım,buyrun…<br />
YABANCI — Rahatsız etmiyeyim?<br />
HOCA — Estağfurullah…Buyrun.Sandalyeyi çek,Mevlût…<br />
ÇIRAK — Buradan geçiyordu,muhtar emmiyi sordu da getirdim…(Sandalyeyi çeker.)<br />
YABANCI — (Elindeki bavulu yere,kenara bırakır,sandalyeye oturur.) Selâmualeyküm.<br />
HOCA — Vealeyküm selâm…Muhtarı mı aradın,oğul?Onlar ağalarla beraber,suya gittiler.Sorma bu günlerde başımız dertte.<br />
YABANCI — Hayrola?<br />
HOCA — Sorma,oğul,sorma…Bizim bir Deliçayımız vardır.Boyna taşar…Baharın suya boğar,yazın da sıtmaya…Bu dert yetmiyormuş gibi ikinci bir dert daha çıktı başımıza…<br />
YABANCI — Dertlerin devası da vardır.<br />
HOCA — (Kendi kendine) Ne kokuydu?Nerden geldi bu da?(Açıktan) Tabiî oğul…Senin anlıyacağın köye bir malim vermişler.Sık boğaz ettiler,bir mektep yaptırdılar.Cami yıkılacakmış kime ne?<br />
YABANCI — Derdinizin muallimle ne alâkası var?<br />
HOCA — Anlatacağım,sen şehirli bir kişiye benzersin.<br />
YABANCI — Ya…<br />
HOCA — Şimdi köylü kaymakama istida pulluyacak,”Gönderdiğiniz malimi istemeyiz.” deye…<br />
YABANCI — İstida mı?<br />
HOCA — Öyle ya…Öyle kişilerin böyle namuslu köylerde işi ne? (Yabancı önüne bakar.)<br />
YABANCI — Yazık…<br />
HOCA — Ne dedin,oğul?<br />
YABANCI — Hiç, “İyi karşılayacaksınız adamı.” diyorum.<br />
HOCA — Lâyıktır,oğul,onlar her şeye lâyıktır.Sürülmeye de sövülmeye de.(Sükût) Ha,oğul,unuttum.bakma kusura…Sen nerden geliyorsun?Hiç sormadan muhabbete daldık…<br />
YABANCI — Ben mi?Hiçbir garip kişi…Şu civar köylerde…(Durur)<br />
HOCA — İşçi misin?Kıyafetin benzemiyor ya…<br />
YABANCI — İşçi mi? (Bu buluşla sevinir.) Evet işçiydim.İş kapandı, “Şöyle bir aranayım.” dedim…<br />
HOCA — Bizim köye yolun düştü?<br />
YABANCI — (Açılır.) İyi bildiniz…Sizin köyde iş bulabilir miyim acaba?<br />
HOCA — Vallâhi,bilmem,işine ve adamına bakar…Ne iş yaparsın…Ben iyi bilmem ama.<br />
YABANCI — Ne mi yaparım? (Durur) Her iş yaparım…<br />
HOCA — Valî oğul,bakma buralarda duruyorum.Allah veya kader attı beni buralara.Yedi seneden beri bu köyde hocalık yaparım,fakat hâlini beğenmem bu köyün…Tembel hep bu köylü…Bk şu Deliçay,bunların değil dedelerinin bile başlarını yemiş…Bunlar kahvede pineklerler…Karıları da tarlalarda çalışır…Tavla,iskambil…Ben bunları hep görürüm ama söylemem…İlk geldiğimde Cuma hutbelerinde söyledim durdum.Güldüler…Ben de bıraktım dananın kuyruğunu,kimin elinde koparsa kopsun… (Sükût) Sana iş bulunur burada.Ağalar gelsin de,onlar daha iyi bilirler.<br />
YABANCI — Her iş yaparım…Az çok anlarım…<br />
HOCA — Bizim caminin duvarları çökecek…Cuma namazına bir iki ihtiyar gelir,onlara söyliye söyliye dilimde tüy bitti…Bu Allah evi,çökecek kim dinler.<br />
YABANCI — Ben kalırsam,tamir ederim,hoca efendi…<br />
HOCA — Eder misin?Hay sağolasın…Ö…Ö…Ö…(Öğürür.) Sonra oğul,benim karnımda bir hâl var…Pek o kadar bir şey yemem ama.İşte böyle…Ö…Ö…Pek fena olurum…<br />
YABANCI — Çoktan beri mi efendim?<br />
HOCA — Kendimi bildim bileli.Yapmadığım halt kalmadı…<br />
YABANCI — Ben size bir ilâç vereyim,birebir gelir.<br />
HOCA — Sahih mi?Deme Allah aşkına?Çok sevaba girersin,çok…Bu garibi sevindirirsin…<br />
YABANCI — Estağfurullah…<br />
(Bu sırada dışardan çocuk sesleri ve boğuşma gürültüleri işitilir.Ağlamalar,yuhalar.Vurlar.)<br />
HOCA — Bizim köyün çocukları böyledir…Hep kavga…Bir işleri yoktur…Anaları da başa çıkamaz onlarla…<br />
YABANCI — Ya öyle mi?Çok fena…<br />
(Çocuk sesleri,ağlamalar devam ederken,gürültü sahneye yaklaşır.)<br />
Ananın sesi — (İçerden) Vay,evlâdıma,vay.<br />
HOCA — İşte,yine bir şeyler oldu.<br />
ÇOCUK — (İçerden) Ah bacağım,ah anam…<br />
YABANCI — Bir çocuk ağlıyor.Acaba ne oldu? (Ana kucağında çocukla içeri girer.Çocuğun bacağı sıyrık,kan akar.Etraflarında kalabalık çocuk kütlesi.)<br />
ANA — Aman,hoca efendi…Çocuğa bir hal oldu…Bacağı kırıldı galiba…Ah evlâdım…ah…<br />
ÇOCUK — Ah,bacağım,ah,bacağım.<br />
HOCA — Ne oldu,ne oldu yine?<br />
ANA — Ne olacak,giiti çocuğum…Derviş Ağanın koca oğluyla atışmışlar…Koca çocuk,ne ister benim masumdan… “Çeşmeden yok sen,yok ben dolduracağım.”derken,itmiş bizim oğlanı aşağı…İşte bacağı kırılmış…<br />
YABANCI — Kırılmış mı?<br />
ÇOCUK — Ah bacağım,dayanamıcam…<br />
ANA — Öyle ya…Bak çocuğun hâline…<br />
HOCA — Sus bakayım,oğlum,bak bu delikanlı doktor…<br />
YABANCI — Durun ben bakayım…<br />
ANA — Doktor mu?Allah gönderdi.<br />
YABANCI — Açılın şöyle. (Çantasını kapar.Çocuğu muayene eder…) Azıcık kırıklık var…Çantamda tendürdiyotla sargı bezi olacak.Bir de tahta olsa.(Temizler,sarmaya başlar.Çocuk ağlamakta ve bağırmaktadır.Sonra zayıflar.) Hani tahta verecektiniz…Yarın bunu alçılarız.Taze kemik,hoca efendi,hemen kaynar birbirine. (Kahvenin masalarından iki tahta sökerler.) Yumurta da koymak lâzım.Durun,şöyle sıkıca bağlıyayım…Tam da ne güzel yerleşti…Verin tahtaları…Kadınım,şöyle tut bakayım.Sık…Sık…Bak keratanın nasıl sesi kesildi?<br />
(Muhtar,ağalar girerler,şaşırırlar.)<br />
MUHTAR — Ne var,hoca,ne oldu?<br />
ONBAŞI — Bir vukuat mı var?<br />
HOCA — Ayşe Kadının oğlunun bacağı kırılmış da…<br />
MUHTAR — Bu yabancı da kim?<br />
ANA — Doktor,muhtar,doktor.<br />
YABANCI — Tamam,oldu,iyileşir gider.<br />
HOCA — Bu delikanlı mı,iş arıyor.Bir garip.Buraya yolu düşmüş de…Çok iyi bir delikanlı.<br />
ONBAŞI — Peki kimmiş?<br />
HOCA — Bir garip zahir…<br />
MUHTAR — Nasıl,delikanlı,iyileşebilecek mi?<br />
YABANCI — İyi oldu bile…Yirmi gün sonra,yürümeye başlar.<br />
ALİ AĞA — Yâni,efendime söyliyeyim,yâni bacak kırılmış mı?<br />
MUHTAR — Kırılmış da,delikanlı tedavi etmiş bile…<br />
YABANCI — Haydi,kadınım,sen git.Çocuğu götür…Bacağını oynatmasın…Tam yerini buldum,çıkartır.Yarın ben gelir görürüm çocuğu.Evinizi hoca bilir değil mi?<br />
ANA — Sağolasın doktor beg,sağolasın…Bir tek evlâttır bu yumurcak…Hoca bilir evimi.Herkes gösterir sana.Ayşe Kadın,dedikten gayri…E,oğul kaç ölçek buğday istersin el emeği…Başka bir şey mi istersin yoksa?Para isteme,yoktur paramız.Hoca olsaydı;üç tavuk,yumurta,bir okka yağ isterdi…Senin piyasan nasıldır,bilmem.<br />
YABANCI — Bana mı diyorsun?Üzülme,benim piyasam çok düşük.Yok canım,böyle işler için para almam.Paranın ne hükmü var?Sizin çocuğunuz iyi oldu ya…Haydi kalın sağlıcakla…<br />
HOCA — (Kendi kendine) Para istemiyor,bir şey de almadı,vay…<br />
ANA — Sağolasın oğul…Ellerin dert görmesin.İyi insanlar varmış daha dünyada. (Çıkar,gider;kalabalık da çıkar.)<br />
MUHTAR — E, delikanlı,şöyle buyurun oturalım.Yorulmuşsundur.(Otururlar.)<br />
ALİ ve DERVİŞ AĞA — Hoş geldiniz.<br />
ONBAŞI — Sefalar getirdin.<br />
YABANCI — Hepinize hoş bulduk.<br />
ONBAŞI — Buradan geçen bir yolcusunuz galiba.<br />
YABANCI — Değil…Şöyle iş arıyorum da.Sizin köyü sağlık verdiler.Hocaya anlattım ya…Etraf köyler beni buraya gönderdi.<br />
MUHTAR — Becerikli adama iş çoktur.Nasıl delikanlı okumuşluğun?<br />
YABANCI — Az buçuk vardır.<br />
MUHTAR — Çok iyi.Tuhaf canım,seni gözüm ısırıyor gibi.<br />
YABANCI — Olabilir.Derler ya insanlar çift yaratılırmış. (Susar,sonra) Siz suya bakmaya gitmişsiniz.Hoca efendi dedi…Ne oldu?<br />
MUHTAR — Su mu?O Ezrail çok fena…Şimdilik bir şey yok amma…Yakında basacak ovayı…<br />
ALİ AĞA — Hep tohum ekmiştik…<br />
DERVİŞ AĞA — Yazın da ısıtma bıyakmaz yakamızı biy tüylü.<br />
YABANCI — Hendek filân kazmadınız mı?<br />
MUHTAR — Kazdık,kazdık amma…Gel sen onu bizim Deliçay’a hendek et,edebilirsen…<br />
YABANCI — Nerde açtınız hendekleri?<br />
MUHTAR — Nereye olacak,suyun ovaya erdiği yere…<br />
YABANCI — İşte onun için Deliçay böyle basar durur ovanızı…<br />
MUHTAR — Ya nasıl etmeliydik?&#8230;<br />
YABANCI — Suyu başından çevirmek veya inzibat altına almak lâzımdı.Türkçe’de bir söz vardır: “Balık baştan kokar…” Siz,ovada hendek kazıyorsunuz…Yukardan hızla gelen su hendek dinler mi?Hâlbuki yukardan,bir vadiye,meselâ Hasanköy vadisine yarısını çevirseydiniz,hem siz istifade ederdiniz,hem de onlar…Ayrıca,böyle baskınlar,sıtmalar olmazdı…<br />
MUHTAR — Sahih be…Vallâhi hiç aklımıza gelmedi.Ben kendimi bildim bileli…O hendekler oradadır…Biz her yıl şöyle,içindeki milleri temizleriz,olur biter…<br />
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,siz mahendis misiniz?<br />
DERVİŞ AĞA — Yok,fen memuyu gaiba.<br />
YABANCI — Hayır,hiçbiri değilim.<br />
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,öyle bir okkalı,şöyle efendime söyliyeyim,kafalı konuşuyorsunuz da…(Sükût)<br />
YABANCI — Yoldan gelirken gördüm,o kö<acronym title="Page Ranking">pr</acronym>ünüz çok kötü…<br />
MUHTAR — Ha,körpü mü?Kullanmayız ki onu.<br />
YABANCI — Ya nasıl oluyor?<br />
HOCA — Nasıl olacak?Yazın incelen dereden,kö<acronym title="Page Ranking">pr</acronym>ü altından geçerler.<br />
YABANCI — Yazın öyle,ya kışın?<br />
MUHTAR — Kışın da geçmiveriyoruz o tarafa veya at sırtında geçeriz.Kö<acronym title="Page Ranking">pr</acronym>ü tehlikeli.<br />
YABANCI — Tamir ediverin…<br />
HEPSİ — Tamir mi?<br />
MUHTAR — Ben kendimi bildim bileli o kö<acronym title="Page Ranking">pr</acronym>ü öyledir.<br />
YABANCI — Onu da tamir etmek lâzım.Sonra çocuklarınızın benizlerine baktım…Limon gibi…<br />
DERVİŞ AĞA — Isıtmadan…<br />
YABANCI — Kinin?<br />
MUHTAR — Kinin mi?Yo…Ben kendimi bildim bileli zangır zangır titreriz ısıtmadan.<br />
(Sükût)<br />
MUHTAR — Bak delikanlı,benim bir köpeğim var…İştahtan kesildi…Bir şey yemez.Yarın bir bakıversen,derdi nedir?Olur mu?<br />
YABANCI — Köpek mi?Olur bakayım.<br />
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,bizim evin merdivenleri çok kötü…Hep aşınmış…efendime söyliyeyim.Sabahleyin düştüm,efendime söyliyeyim,şu dalım,çok ağrır,çok…<br />
YABANCI — (Güler.) Peki sizin dalınızı da tedavi ederiz…Merdivenlerinizi de tamir…Bu köyde bize çok iş var galiba…<br />
MUHTAR — Bilgili,elinden iş gelir adam olduktan sonra tabiî…<br />
DERVİŞ AĞA — (Yabancıya yaklaşır.) Size biy şey diyeceğim…Gizlice…<br />
YABANCI — Bana mı?Buyrun…<br />
DERVİŞ AĞA — (Gizlice) Bu köyde ipek kozası yetiştiysem,oluy mu acaba?<br />
YABANCI — Burada mı?Tabiî…İklim müsait.Dut da var.<br />
DERVİŞ AĞA — Aman kimseye deyiveyme…<br />
ONBAŞI — (Gizlice) Okuma yazman var değil mi? (Yabancı evetler.)<br />
ONBAŞI — Şey askerdeyken,şey yapamadım…Yazıyı öğrenemedim…Tezkere şey edince burakınca,buraya verdiler beni…Jandarma komutanı,şeyi bilirim sanır,yazıyı…Şeyleri,evrakları gönderir…Üç aylık evrak var…Şey yapamadım,cevap veremedim.Köyden biri geçer de cevapları,şey yapar,yazar…gönderirim.Şunları yazıverir misin?<br />
YABANCI — Tabiî yazarım…(Güler.)<br />
MUHTAR — Bir derdimiz daha var.Hoca deyivermiştir sana…Bir malim gelecek bize.<br />
ALİ AĞA — Ama ne malimi.<br />
HOCA — Malimlerin şahı tersinden.<br />
DERVİŞ AĞA — Cahilin,ahlâksızın biri.<br />
ONBAŞI — Her fenalık onda imiş.<br />
MUHTAR — İşte biz o malimi istemiyoruz…Bir istida pullayıp kaymakama vereceğiz…<br />
HOCA — İşte bu pulluyu yazacak adamları yok.<br />
YABANCI — Peki niçin istemiyorsunuz o öğretmeni?<br />
MUHTAR — Niçin mi?Baştan beri saydık ya delikanlı…Adı Murat’mış.Bizim Kör Veli’nin oğlu.Çobanın oğlu,bize malimlik mi yapacak?O kadar düşmedi köyümüz.<br />
YABANCI — Bu Murat’ın hiçbir kötülüğünü kendiniz gördünüz mü?<br />
HEPSİ — (Tek tek,dağınık) Biz mi şey.Yo…<br />
MUHTAR — Görmedik amma…İşte bütün köylü öyle söylüyor.İnanmazsan dağa taşa sor.Bunca ehali yalan demez ya.Adı çıkmış dokuz,inmez sekize.<br />
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,böylesinin ne anası,ne babası,ne de kendi iyi idi.<br />
ONBAŞI — Şey olmazsa koku çıkmaz ya…<br />
MUHTAR — Ha,ha,onbaşım kendini unuttun…Şu “şey” lâfın kırk yılda bir kere işe yaradı.<br />
(Sükût)<br />
YABANCI — Peki olsun yazarız…<br />
(Sükût)<br />
YABANCI — Demin hoca efendiye de sordum.Sizin çocuklar hep böyle sokaklarda gezerlermiş…İstidadan sonra size bu yıl öğretmen vermezler.İsterseniz,onları haftanın bir iki günü okulda toplıyayım da okuma yazma öğrensinler hiç olmazsa.Bir daha dilekçe yazmak isterseniz onlar yazarlar.Koca okul binanız da boş kalmaz.<br />
MUHTAR — Niçin olmasın?Tabii olur.<br />
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,çok iyi olur.<br />
HOCA — Şu delikanlıya bakınca,şaşkına dönüyorum…Doktordur,yapı ustasıdır,mühendistir,işte malim de olmak istiyor.<br />
MUHTAR — Hepsini yapabilecek.Gözleri insana itimat veriyor.Ziraatten de anlıyor.<br />
DERVİŞ AĞA — Lâfı bıyakalım.Delikanlı bu akşam bana misafiydiy.<br />
MUHTAR — Yok bende.<br />
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,bende.Hem de iyi yemekler var.<br />
HOCA — İyi yemekler varsa beni çağır.<br />
MUHTAR — Anlaşıldı,kavga edeceğiz.En iyisi delikanlı mektepte yatsın.Hepimiz yine yemekleri göndeririz.Nasıl olsa hep köyde kalacak.<br />
HOCA — Biz onu hiç salar mıyız?<br />
MUHTAR — Öyle ya işte okulda yerleşsin.<br />
HOCA — Allah’ın işi.Şu gelecek malim hiçbir şey bilmez,o nimete lâyık;böyle pırlanta gibi delikanlı işsiz,gezer.Allah’ın işi,kimine kürk giydirir,kimine kolsuz yelek.<br />
YABANCI — Öyleyse gidelim…beyler.Hava kararıyor.Bir an evvel yerleşeyim.Yarın işe başlamak gerek.<br />
MUHTAR — Evet,işte başlamak gerek.<br />
DERVİŞ AĞA — O malim gelmesin.İşte bizim istediğimiz malim buyadadıy.<br />
HOCA — Evet burada.Onu bize Allah gönderdi,tam istediğimiz adam.<br />
MUHTAR — Doğru dedin,hoca efendi,Onu bize Allah gönderdi.<br />
HEPSİ — Evet,Allah gönderdi.Allah…<br />
(PERDE KAPANIR.)<br />
II. PERDE</p>
<p>(I. perdenin aynı dekoru.Yalnız ortalık düzeltilmiştir.Sandalye ve masalar düzgün.Kahve ve çitler badana edilmiş.Sahnedekilerin giyimleri bile değişmiş.Meselâ Muhtar kravat takmıştır.<br />
Perde açılmadan önce çocukların söylediği Onuncu Yıl Marşı duyulur.Perde marş söylenirken yavaş yavaş açılır.<br />
Sahnede Hoca,Muhtar,Derviş ve Ali Ağalar vardır.Kulisten gelen marş sesini oturdukları yerden dinlerler.Yalnız,Derviş Ağa elini ve yağını marşa uydurarak yürüme talimi yapar.Diğerleri,önlerindeki kitabı okumakta ve deftere bir şeyler yazmaktadırlar.) (Marş bitince<img border="0" src="http://img.frmtr.com/images/smilies/smile.gif" title="Smile" class="inlineimg" /></p>
<p>DERVİŞ AĞA — (Elini çocuklara doğru sallayarak) Yaşayın siz,çocuklay,çok yaşayın emi.Ne güzel söylüyoylay.Ah,ah,vallâhi bayıldım. (Masaya oturur.)<br />
HOCA — (Elindeki kalemi ağzına batırarak yazmaya çalışır.Kâğıdı ta burnuna yanaştırmıştır.) İşte bu benimkine “kırkından sonra saz çalmak” denir.Baklava hakkı için öyle denir.A…İşte ortasında çizgisi…Ne çizgisi be…”Merdiven ayağı” de şuna…<br />
ALİ AĞA — (Başını kaldırmadan) O senin dediğin.H harfidir,hoca,efendime söyliyeyim.<br />
HOCA — Şuna bak,dünkü yayalar bugün atlı kesildiler başıma…”H” ne oluyor?Onun adı “hh” dır. “hh”<br />
DERVİŞ AĞA — Bıyak,hoca bıyak…Eski çamlay baydak oldu…Ona şimdi he diyoylay.<br />
HOCA — Peki,peki anladık Deyviş Ağa.<br />
DERVİŞ AĞA — A,bana Deyviş diyor.<br />
MUHTAR — Yahu,kesin gürültüyü be…Ava gitmekten vazgeçtim,şu elifbeyi sökmek için.Siz tutmuş gürültü yapıyorsunuz.Hâlbuki Söğütlü avcıları haber salmışlar.Mısırlara bir domuzlar geliyormuş…Deme gitsin.<br />
HOCA — Neuzübillâh…Gitseydin ya!<br />
MUHTAR — Nerde gidersin?Evde çocukların tümü,bizim çifte köroğlular hep okumayı söktürdüler de bir ben kaldım.<br />
ALİ AĞA — Ya…Efendime söyliyeyim,çok doğru dersin,Bizim evde en küçük kız benimle alay ediyor.<br />
MUHTAR — Bak hasbaya,bak…<br />
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,bizi beğenmiyor…”Siz efendime söyliyeyim,okumasını bilmiyorsunuz.” dermiş anasına…<br />
HOCA — Bacak kadar çocuklar bizi beğenmiyor…<br />
MUHTAR — Yo,hoca,gam yeme…Hakları var…<br />
DERVİŞ AĞA — Vay,vay ya…<br />
HOCA — Bizim delikanlı nerde kaldı?<br />
MUHTAR — Unuttum hoca,soracaktım da…Caminin dış sıvaları bitmiş…Çatıdan sonra içerisini mi yapacaklar?<br />
HOCA — Mihrap yıkılacaktı ya…Şimdi onu yapıyorlar.<br />
DERVİŞ AĞA — A…yanına Y geliyse…neydi? Ha, ay…Evet gökte ay…pay…paylay…<br />
HOCA — Şu delikanlının karşısında parmağım ağzımda kalıyor…<br />
ALİ AĞA — Bizim tarla meselesini,efendime söyliyeyim,bir istida ile hallediverdi…<br />
MUHTAR — Ya bizim köpeğe ne dersin?Geöenki avda bir görseydiniz haspamı…Keklikleri torbaya dolduracak vakit bulamıyordum…Ne yaptı,nasıl etti,köpek ayaklandı…<br />
HOCA — Karnım…(Karnını okşar.) Değirmen gibi şimdi…Maşallah…Akşam hatun bir oturtma yapmış…Deme gitsin,vallâhi.Rüyada bizim palabıyık karşıma çıktı…”Hoca,kaç çeşit patlıcan yemeği bilirsin?” dedi.Şöyle durakladım…Aklımı evirdim çevirdim.”Tavası,yağlı yoğurdu da dökersin üzerine,bol sarımsaklı…Sonra…karnıyarık…imambayıldı,mücver…hün kârbeğendi…silkme…patlıcan kebabı…patlıcanlı orman kebabı…sahan kebabı…ya salatası.” Çöyle fırına verirsin patlıcanı….pişer…..Sonra…kabuğunu çekersin…Mübarek…Kendi kendine kalkar…sirkedir,sarımsaktır,zeytinyağıdır….Dur şu mendilimi çıkarıyım…<br />
MUHTAR — Bırak hoca,bırak…Bunları anlattıkça ben de evdeki kötü yemekleri düşünüyorum…Şu delikanlı evleri,sokakları temizlemeyi,yattığımız odadan,davarları ayırmayı öğretti…iyi…bir de kadınlarımıza yemek çeşitleri öğretse…<br />
DERVİŞ AĞA — O zaman deme gitsin…Vallâhi bizimki öğlende biy yemeği önüme koyuyoy…akşama yine…o…sabaha yine o…”Yaz vakti bu yemek kokmaz mı?” deyim de “Ben onu yeni pişiydim” dey. “Her zaman aynı yemek oluy mu ya?” deyim de “Ben anamdan böyle göydüm.” deye kayşılık veyiy…<br />
ALİ AĞA — Ya,efendime söyliyeyim neydi o sokakların hâli,leş…Haşa sizden,haşa hâkipayinden…<br />
(Bu sırada sıra hâlinde çocukların ayak sesleri ve söyledikleri bir okul marşı duyulur.Ve sahnedekiler,kalkar ve gözleriyle takip eder.)<br />
MUHTAR — Nasıl da kuruluyorlar.<br />
HOCA — Köy değil arı kovanı,maşallah…<br />
DERVİŞ AĞA — Bizimki evde ilk olayak çamaşıyı sabunla yıkadı…Külle anası ağlaydı çamaşıylayın.<br />
HOCA — Bir kişi,canım,bir kişi…Ne işler yaptı…Bilmediğimiz neler varmış…<br />
MUHTAR — Her şeyi bırakın şu su meselesi az değil.Topladı köylüyü,üç günün içinde suyun yarısını çevirdi o tarafa…Bunca ehalinin ekini kurtuldu…Bir daha sel olmaz…<br />
(Onbaşı oflaya puflaya girer.)<br />
ONBAŞI — Selâmünaleyk…<br />
HEPSİ — Ve aleyküm selâm,onbaşım.<br />
MUHTAR — İyi,çabuk döndün.<br />
ONBAŞI — Şey,kasabaya dün önleyin vardım…Şey yaptım,gezdim.Alacakları aldım.Şeyin siparişleri vardı,delikanlının.Onları şey yaptım.Defter,kalem,kâğıt,bir de şey,silgi…Bir de şey,neydi o muhtar,çınarın yanında söylemiştiniz.<br />
MUHTAR — Önlüklük…<br />
ONBAŞI — Hah,tamam…Of çok şey yaptım…yoruldum…Sağır,bir kahve al gel bakalım…Size,şeyim var;havadisim…<br />
MUHTAR — Ne havadisi yine…Gider gelir kara kara bir şeyler getirirsin…<br />
HOCA — Kaymakam mı denişmiş yine?<br />
MUHTAR — Kaymakam dedin de aklıma geldi…Gönderdiğim postu,tilki postunu almış mı?<br />
HOCA — Hey,babana rahmet…Sabret anlatsın bakalım neymiş havadisi…<br />
ONBAŞI — Bize gelecek şu malim yok muydu?Şu şey,ahlâksız malim…İşte o yok olmuş be…Kasabadan Buraya gidiyorum.” deye çıkmış,burada da yok,orada da yok…<br />
MUHTAR — Buraya geleğim deye,çıkmış mı?<br />
DERVİŞ AĞA — Peki,neyeye gitmiş?<br />
ONBAŞI — Onu kim bilir?<br />
DERVİŞ AĞA — Yâni yey yayılmış,oyaya giymiş…<br />
ONBAŞI — Tam öyle…Geçenlerde şeye indiğim zaman kasabaya,işye o gün o ayrılmış…Maarif şeyine,memuruna söyledim de şaşırdı.<br />
MUHTAR — Bizim istida işini deyiverdin mi?<br />
ONBAŞI — Dedim ya…”Biz hırsız,hem uğursuz o malimi istemeyiz,kaymakama pullu vereceğiz.” dedim.Şey,dedi,iyi olurmuş…Ama adam olmadıktan kelli.Ha,imza basacağız dedim…<br />
MUHTAR — İmza deyince şaştı mı?<br />
DERVİŞ AĞA — Doğru söyle;ne dedi?<br />
ONBAŞI — Şaştı…”Siz şey basarsınız dedi…parmak…imza felan bilmezsiniz…”<br />
ALİ AĞA — Sen ne dedin o zaman?<br />
ONBAŞI — Elifbeleri gösterdim.”İşte,köye iletiyorum.” deyince,şey yaptı,şaşırdı…<br />
DERVİŞ AĞA — Yaşa be,onbaşı;vay ol!<br />
ONBAŞI — Bütün kasabada şu şeye,su işine şaşıyorlar.”Biz bildik bileli,deyorlar,sizin şeyde,köyde su baskını vardır.” Zor inandırdım.<br />
MUHTAR — Şaşarlar,şaşarlar…<br />
ONBAŞI — Sonra şeye,uğradım,şunun ismini deyiver,şeye canım,ha,sıtma mücadeleye uğradım…Hemen.”Kinin verin!” deyince hekim şaşırdı…”Köyümüze.” dedim; “Haydi,dedi,sizin köy kinin içmez.” İmzalı şeyi gösterince,kâğıdı…Yarım okka kinin verdi.”Daha da gönderirim.” dedi…<br />
HOCA — Bizim delikanlı için ne diyorlar oralarda?<br />
ONBAŞI — Parmak ısırıyorlar…”Okutuyor.” deyorum;”Malimdir.” deyorlar,”Yok.” deyorum. “Kö<acronym title="Page Ranking">pr</acronym>üyü onardı.” derken;”Mühendistir.” deyorlar.”Yok.” “Camiyi tamir etti.” “Öyleyse yapıcıdır.” “Değil.” “Peki?” “Arabalara çember taktı.” “Ha,anladık demircidir.” “Değil.” deyorum. “Peki.” “Isıtmanın köküne kiprit suyu” derken, “Şey,diyorlar,doktor.” “Değil.” deye karşılıyorum…”Yeni yeni şeyler ektik,sebzeyi turfanda biz vereceği.” “Ha,anladık,ziraat malimi.” “DEĞİL.” “e,PEKİ,NEDİR?” diyorlar. “Bilmiyorum…İş arayan garip bir kişi.” diyorum…Güldüler…Ben de onlara şey,şeyli bir lâf ettim,okkalı…Dedim ki: “Biz istediğimiz adamı bulduk,siz iki mum yakın da derdinize yanın.”<br />
HEPSİ — Aferin,onbaşı.<br />
ONBAŞI — Jandarma komutanının yanına vardım. “Şuraya şey at.” dedi…”İmza.”<br />
Hiç” Elim ağrıyor,filan.” demedim,çakıştırdım şeyi,imzayı…<br />
MUHTAR — Sen elifbayı bitirdin mi?<br />
ONBAŞI — Bitirdim ya…Durun lâfım bitmedi,neydi o diteceğim?Tam dilimin ucunda.Ha,şey gelecekmiş buraya,şey canım…Adını unuttum. “Gönderdiğimiz malim gitmemiş git,rapor et.” diye birine,şeye telefon ettiler.<br />
MUHTAR — Kime?<br />
DERVİŞ AĞA — Valiye mi?<br />
ONBAŞI — Değil…Hey canına,yolda ta şuraya gelinceye kadar hep tekrarladım.<br />
MUHTAR — Ne dedin?<br />
ONBAŞI — Ne mi dedim?Sayıklıyordum işte.Hep “müfettiş,müfettiş” diyordum da,unutuverdim…Tam buraya gelince unuttum.<br />
MUHTAR ve DİĞERLERİ — (Gülerler.)<br />
MUHTAR — İlâhi onbaşı,tuhaf adamsın.Allah cezanı vermesin,”müfettiş” diyorsun ya.<br />
ONBAŞI — Hah,tam buldun muhtar.Evet,müfettiş gelecek…<br />
HEPSİ — Müfettiş mi?<br />
ONBAŞI — Evet,müfettiş gelecek.”Gönderdiğimiz öğretmen gelmedi mi?” deyecek.”Hayır.” O zaman bir rapor yazacak vilayete,altını imza ettirecek…<br />
MUHTAR — Peki,o malimi ne ederler bulunca?<br />
ONBAŞI — Ne mi ederler,şey yaparlar be,asarlar.<br />
(Sükût)<br />
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,aklıma bir şey geldi…Şu müfettiş geldiği zaman,”Biz o malimi istemiyoruz.Burada bir delikanlımız var,onu malim yapalım.” diyelim.<br />
DERVİŞ AĞA — Diyelim,vallâhi yapaylay da.<br />
MUHTAR — Yapmazlar…<br />
ONBAŞI — Onun şeyi yok,neydi o?<br />
MUHTAR — Diploması yok…<br />
HOCA — Diploma da ne olacak?Bak bu kadar işi beceriyor bu adam.<br />
ALİ AĞA — İşe bakmazlar,diploma gerek.<br />
KAHVECİ — (Yanaşır.) Çay mı?Ha,ne dediniz?<br />
MUHTAR — Taze mi?<br />
KAHVECİ — Çay mı?<br />
HOCA — Süphanallah…Çay taze mi?<br />
KAHVECİ — Çay mı?<br />
HEPSİ — Çay…<br />
KAHVECİ — Yeni demledim.<br />
MUHTAR — Git getir haydi.<br />
KAHVECİ — Çay mı?<br />
ONBAŞI — Haydi git.Çay getir. (Kahveci gider.)<br />
MUHTAR — Köyde herkes düzeldi,bir şu kaldı.<br />
DERVİŞ AĞA — Bizim delikanlı neyeleyde?<br />
ALİ AĞA — Şu kö<acronym title="Page Ranking">pr</acronym>üye bakmaya gitti.Efendime söyliyeyim,üç yıldan beri kapalı olan kö<acronym title="Page Ranking">pr</acronym>üyü,efendime söyliyeyim,bir de gidin şimdi görün.<br />
ONBAŞI — Aşağı yoldan geldim,on beş kadar,köy şeyi,geliyordu,delikanlısı,ellerinde kazmalar,kürekler.<br />
MUHTAR — Ha,onlar mı?Onlar yukarki suya taştan set çekmeye gitmişlerdi.Kanal açıldı ya,etrafına duvar yapıyorlar.Dolmasın toprakla deye.<br />
ALİ AĞA — Çok memnunum.Efendime söyliyeyim.Neydi o sıtmadan,selden hâlimiz.Şimdi şu ovaya bakın,efendime söyliyeyim,nasıl yeşermiş.Daha da yeşerir…Nerde o sazlar?&#8230;<br />
HOCA — Bataklık,muhtara yarardı…İyi ördek avlanırdı…Kümen yıkılmış muhtar…(Sükût)<br />
MUHTAR — Ben bir şeyden korkuyorum.Bu delikanlıya iyi alıştık…Yarın çekecek gidecek.Her iş yarım kalacak.<br />
HOCA — Gitse yâni,sağ kolumu kaybetmiş kadar acırım,vallâhi…İşte karşıdan geçiyor…Şu yiğide bak,nasıl da salınıyor…<br />
MUHTAR — (Dışarıya) Delikanlım,delikanlım.<br />
YABANCI — (Dışardan) Beni mi çağırdın,muhtar?<br />
MUHTAR — Gel bir acı kahvemi…<br />
YABANCI — (Dışardan) İşim var ama,geleyim.<br />
MUHTAR — İşte geliyor,Hep güler.<br />
HOCA — İyi kuş amma,kafesten kaçırmasak.<br />
DERVİŞ AĞA — Ya çok yazık oluy.<br />
HOCA — Benim aklıma bir şey geliyor.<br />
ALİ AĞA — Neymiş?<br />
HOCA — Evermeli,beyim…Ondan âlâ demir kazık olur mu?Boynundan başlı dana gibi bir yere gidemez.<br />
ONBAŞI — Everelim mi?Vallâhi çok,şey olur.İyi.<br />
DERVİŞ AĞA — İyi ama ona lâyık biy kız bulmak zoy…<br />
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,çoktan beri düşünürüm “yani” derim kendi kendime…Muhtar,kızma ama…efendime söy…<br />
MUHTAR — De bakalım neymiş.<br />
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,söyliyeceğim şu…Kızma muhtar.Senin Gülsüm ile şu yiğidi şöyle baş göz ediversek…<br />
HEPSİ — Gülsüm’le mi?<br />
ALİ AĞA — Niçin olmasın?Gülsüm iyi kız yani.<br />
HOCA — Baklava hakkı için,çok iyi olur.Fakat bakalım kız ne diyecek?Muhtar ne diyecek?Delikanlı ne diyecek?<br />
YABANCI — (Girerek) Selâmünaleyküm!Yine muhabbeti koyulaştırmışsınız.<br />
HEPSİ — Ve aleykum selâm,buyrun…<br />
HOCA — Muhabbet,şöyle revani gibim koyulaştı…İşin ucunda da zaten revani var ya.<br />
MUHTAR — Otur bakalım,yine nerdeydin?<br />
YABANCI — Okulda çocuklara ders ve iş verdim de,”Şöyle kö<acronym title="Page Ranking">pr</acronym>üye bakayım.” dedim.Ne hâle gelmiş…İş epeyce ilerlemiş.Onbaşım,hoş geldiniz.<br />
ONBAŞI — Hoş bulduk.<br />
YABANCI — Siparişler geldi,değil mi?<br />
ONBAŞI — Ne demek,sen emredersin de biz şey yapmaz mıyız?<br />
DERVİŞ AĞA — Ben bizim ipek böcekleyini yine dutladım…Meşeye de hazıylanacağım…<br />
YABANCI — Yo,daha vakit var.Bilirsin kırk beş gündür.<br />
HOCA — Aferin,Derviş Ağa,gözü açık çıktın.<br />
MUHTAR — Kimse düşünmedi.<br />
DERVİŞ AĞA — Bana kalsaydı kıyk sene cesayet edemezdim;delikanlı yaptı.<br />
MUHTAR — Ha bilir misin?Sana unuttuk söylemeyi.Bize gelecek malim ortadan kaybolmuş…<br />
DERVİŞ AĞA — Sıy oluveymiş…<br />
ONBAŞI — On beş gün evvel şeyden çıkmış,kasabadan…Gidiş,o gidiş.Kasabada bir tiyatrocu şeyle,kızla kaçtığını söylüyorlar…<br />
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,onların öylesinden bu beklenir.Çobanın oğlu değil mi?Anasına bak,kızını al…<br />
ONBAŞI — Şimdi köye,şey neydi o,şey gelecek.<br />
ALİ AĞA — Müfettiş.<br />
YABANCI — Müfettiş mi?<br />
HOCA — Malimiz gelip gelmediğine bakacakmış.<br />
(Sükût)<br />
MUHTAR — (Yabancıya) Niçin sustun?Bir şey söylemedin?Bilirsin,sen bizim akıl hocamızsın.Geçen gün ava giderken,çulluk mu,keklik mi vurayım deye sana akıl danıştım.O istidayı pullamakta geçe mi kaldık,ne dersin?<br />
YABANCI — (Düşünceli) Yo,olmaz bir şey.Demek müfettiş gelecekmiş öyle mi?Kimmiş bu müfettiş?<br />
ONBAŞI — Şu müfettiş…Hani var ya…Bu bölgeye bakarmış…Hani konuşurken hep eliyle işaret eder.Boyna ellerini oynatır.Geçenlerde,nerdeydi o,ha,kasabada belediye kahvesinde…bir köylüye bir şeyler anlatırdı…”Kalem” dedi,böyle yaptı…”Kitap” dedi,böyle yaptı…Hiç konuşmasa,neydi o,insan ne demek istediğini anlar…<br />
YABANCI — Halit Bey bu.<br />
MUHTAR — Halit Bey mi?Evet,evet Halit Bey…(Sükût)<br />
(Yabancı yavaş yavaş düşüncelerini atar.)<br />
HOCA —Ne oldu,delikanlı,memnun olmadın?Korkma,biz seni köyden salıvermeyiz.Memur filân gelince olur ya çekinirsin…<br />
MUHTAR — Yok canım,niçin çekinsin?Köyün taşına sorsan,ondan memnundur…Benim köpek…<br />
ALİ AĞA — Çobanlar bile,efendime söyliyeyim, “Bizim delikanlı” diyor da başka demiyor.<br />
DERVİŞ AĞA — Herkes sevey onu.<br />
ONBAŞI — (Gizlice hocaya) Açalım mı?<br />
HOCA — (Gizli) Erken değil mi?<br />
ONBAŞI — Şey,yo…<br />
HOCA — Oğul,bak biz ne düşündük. “Seni baş göz ediversek.” diyoruz.Mektep köşelerinde tek başına oturmak iyi değildir.Er kişiye bir hatun gerek.<br />
YABANCI — Beni mi evlendireceksiniz?<br />
ONBAŞI — Seni ya…Hem de biliyor musun kiminle?Şeyle,neydi onun adı?Söyle…Muhtar neydi o?<br />
MUHTAR — (Başını önüne eğer.)<br />
DERVİŞ AĞA — Muhtayın kızı Gülsüm’le…<br />
YABANCI — Gülsüm’le mi?(Başını eğer.)<br />
HOCA — Her ikisi de başını eğdi.İyi,çok iyi…Eh,muhtar,uzun etme gayri…Ziyafet sana düşer…Çil çil altınları çıkar gömüden…Şöyle okkalı bir düğün…Dernekli filân…Yemeklerini de iyi yap.Çoktan beri etlisiyle,tuzlusuyla,tatlısıyla yemek yiyemedim.<br />
MUHTAR — Vallâhi,delikanlıyı beğenirim…fakat…<br />
HOCA — Fakatı ne?<br />
DERVİŞ AĞA — Bıyakın biyaz nazlansın.<br />
MUHTAR — Demem o deme değil.Bizimkinin,yani hanımın,aklını kurcalarmış bu mesele.Kıza açmış bir gün.Ağzını yoklamış.Kız “Olmaz…” filân demiş,nihayet baklayı ağzından çıkarmış.”Öğretmen olsaydı varırdım.” Demiş,dayatmış…Kabahat bende değil…<br />
HOCA — Malim mi istiyormuş?&#8230;Zamane kızı…<br />
MUHTAR — Ben bilmem,bir şeycik de demem,anası öyle diyor.<br />
DERVİŞ AĞA — Ah,şu kadın milleti.<br />
HOCA — Demek bu iş olmayacak.Kız malim istiyormuş,nerden buluruz malimi…Bizim ziyafet suya düştü desenize…<br />
DERVİŞ AĞA — Bu olmadı işte.<br />
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,kızın lâfına bakmamalı.Onları bırakırsan ya davulcuya,ya zurnacıya kaçar…<br />
YABANCI — Ağalar,sizi kırmamak için bu işi kabul edebilirdim,fakat kız istemedikten sonra,bu işi bırakalım.Olmayacak duaya amin denmez.<br />
(Ağlayarak Çocuk II girer.)<br />
ÇOCUK II — Kalem benimdi.<br />
YABANCI — Ne oldu,Ali?<br />
ÇOCUK II — Ver kalemimi,kalem benim.<br />
MUHTAR — Ne oldu buna?<br />
YABANCI — Kim bilir?Yine dövüşmüşlerdir.Söyle,Ali.<br />
ÇOCUK II — Ahmet kalemimi aldı,istedim vermedi.<br />
YABANCI — Hangi Ahmet?<br />
ÇOCUK II — Koca Ahmet…Sonra bana vurdu.Ver kalemimi,kalem benim.<br />
YABANCI — (Çocuğun omzunu tutup) Haydi gidip bakalım.<br />
ÇOCUK II — Muhtar emmi, “J” nin üzerine nokta konur mu?<br />
MUHTAR — Nokta mı?Şey,vallâhi…<br />
ÇOCUK II — Akşam yolda sordun ya,öğrendin mi?<br />
MUHTAR — (Kendi kendine) Bak yumurcuğa. (Açık) Ha,Ali,öğrenmedim.<br />
YABANCI — Haydi Ali gidelim.Ağalar,ben biraz sonra gelirim.Siz buradasınız değil mi?Şunlara bakayım.Bir vazife veriyorsun,şaşırıyorum,hemen bitiriyorlar.Sonra gelsin yaramazlık…<br />
(Çocuk II ile çıkarlar.)<br />
HOCA — E,muhtar,demek yollarda çocuklara soruyorsun artık?<br />
MUHTAR — Yok,şöyle imtihan için sordum.<br />
ONBAŞI — Fakat sen şey veremedin,cevap…Nasıl imtihan?<br />
MUHTAR — Aman siz de…<br />
MÜFETTİŞ — (Dışardan) Oğlum atı gezdir de öyle bağla…<br />
MUHTAR — Bu kim?<br />
ONBAŞI — Müfettiş geldi galiba?<br />
MÜFETTİŞ — (Dışardan) Yem mi?Heybede var ya…Haydi oğlum…<br />
DERVİŞ AĞA — Dananın kuyyuğu kopacak.<br />
MÜFETTİŞ — (Girerek) Ağalar,selâmaleyküm.<br />
HEPSİ — (Kalkarak) Ve aleyküm selâm.Buyrun.<br />
MÜFETTİŞ — Ha şöyle oturayım.Çok yoruldum.Bittim vallâhi.<br />
MUHTAR — Öyledir at üstünde yorulur insan.<br />
ALİ AĞA — E,efendime söyliyeyim,hoş geldiniz.<br />
MÜFETTİŞ — Hoş bulduk,efendim.<br />
ONBAŞI — Ne diyecektim?Ha,hoş geldin beyefendi.<br />
MÜFETTİŞ — Hoş bulduk,hoş bulduk.<br />
MUHTAR — Hoş geldin,müfettiş bey.<br />
MÜFETTİŞ — Hoş bulduk,hoş bulduk,muhtar.<br />
HOCA — E,müfettiş bey,baklava hakkı için hoş geldin.<br />
MÜFETTİŞ — Hoş bulduk,hoca efendi.<br />
DERVİŞ AĞA — Hoş geldiniz,sefalay getiydiniz.<br />
MÜFETTİŞ — Hoş bulduk…(Terini siler.) Of,of…<br />
KAHVECİ — (Yanaşır.) Efendi,hoş geldin,çaydan,kahveden?<br />
MÜFETTİŞ — Hoş bulduk.<br />
KAHVECİ — (Ağzından kapar.) Hoş geldin,hoş geldin…<br />
MÜFETTİŞ — (Sinirli) Hoş bulduk!Hoş.<br />
KAHVECİ — Hoş geldin,çay mı,kahve mi?<br />
MÜFETTİŞ — Haydi,kahve olsun.<br />
KAHVECİ — (Sorar.) Çay?Şekeri yanda mı,içinde mi?<br />
MÜFETTİŞ — Hey,Yarabbim,çay değil,kahve,kahve…(Kahveci “peki peki” diyerek gider.)<br />
ÇIRAK — Müfettiş emmi,hoş geldin.Bunu da delikanlı öğretti bana.<br />
MÜFETTİŞ — Hey,Yarabbim,hoş bulduk,başka yok mu?Üstüm böyle vıcık vıcık oldu.At nallarını yere vurup durdu. (Her söylediğini şeyin hareketini elleriyle yapacaktır.) Baktım,yavaşladı,vurdum kırbacı…Şak,şak…Başladı o zaman koşmaya.Takır takır…takır.<br />
(Kahvedekiler etrafa bakınırlar,başka kimse kalmadığına karar kılınca.)<br />
MUHTAR — Merhaba,müfettiş bey…<br />
MÜFETTİŞ — (Sözüne devam etmektedir.) Tekrar çaldım kır…Ha,merhaba,şak şak…<br />
HOCA — (Keser.) Merhaba,beyefendi.<br />
MÜFETTİŞ — (Sinirli) Merhaba…şak şak kırbacı…<br />
ONBAŞI — (Keser.) E,şey merhaba,merhaba.<br />
MÜFETTİŞ — (Sinirli) Merhaba…Suya geldik şırıl şırıl,kıvrım kıvrım ak…<br />
DERVİŞ AĞA — (Keser.) Meyaba,müfettiş bey.<br />
MÜFETTİŞ — Böyle böyle akıyordu.Ha,merhaba,ağa,merhaba…<br />
ALİ AĞA — (Keser.) Efendime söyliyeyim,merhaba…<br />
MÜFETTİŞ — Köye yaklaştık,at başladı uflayıp puflamaya…Merhaba,merhaba…Şöyle şöyle okşadım…<br />
ÇIRAK — Merhaba,müfettiş bey.<br />
MÜFETTİŞ — (Kızar.) Merhaba.Bey birader,hâlâ bitmedi mi?Derken,efendim,at şöyle düşer gibi olur,çekerim dizginleri.(Tarif ederken,oturduğu sandalyede düşer gibi olur.Tutarlar.) Hop,tutun!Oh…<br />
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,yani efendim,merhaba.<br />
MÜFETTİŞ — Merhaba,merhaba.<br />
KAHVECİ — (Yanaşmıştır,çay getirir.) Buyrun beyefendi,E,merhaba…<br />
MÜFETTİŞ — Yine sen mi?Merhaba.<br />
KAHVECİ — Bir şey demedim,”merhaba” dedim de.<br />
MÜFETTİŞ — Peki…(Kahveci gider.)<br />
DERVİŞ AĞA — Nasıl oldu da gitti hemen.<br />
ÇIRAK — Merhaba,bayım.Bizim delikanlı öğretti de…<br />
MÜFETTİŞ — Mer…ha…ba…Çıldırmamak imkânsız…Efendim,at,şöyle vıcık vıcık terlemiş…<br />
(Kahvedekiler, “merhaba” diyecek başka adam kaldı mı,kalmadı mı diye bakarlar sonra.)<br />
MUHTAR — Nasılsın müfettiş bey,çoluk çocuk?<br />
MÜFETTİŞ — Ha,hamdolsun,ellerinizden öperler.<br />
DERVİŞ AĞA — İyisiniz inşallah?<br />
MÜFETTİŞ — Ben mi?Çok iyiyim.<br />
DEVİŞ AĞA — Çoluk çocuk?<br />
MÜFETTİŞ — Onlar da iyi.Suyunuz ne soğuk,içtim de dişlerim zangır zangır…<br />
HOCA — E,müfettiş bey,hatırı âlinizi sual eylemek bize de nasip ola.<br />
MÜFETTİŞ — Bendenizin mi?Çok iyiyim.Yoksa acayip hâlim mi var?<br />
HOCA — Allah,afiyet versin…<br />
MÜFETTİŞ — Ya sudan bahsediyorum.Efendim,insanın dişleri zangır zan…<br />
ALİ AĞA — (Hemen keser.) Efendime söyliyeyim.İyisiniz inşallah…<br />
MÜFETTİŞ — Hey Allah’ım,çok şükür.Süphanallah…ne diyecektim?&#8230;<br />
ONBAŞI — Müfettiş bey,afiyetesiniz,şey,inşallah?<br />
MÜFETTİŞ — Afiyetim mi?Yerinde canım,yerinde…Üçten dokuza şart olsun,bırakın yakamı artık…<br />
MUHTAR — Yo müfettiş bey,âdettir bizde bu.Bir cigara içmez misin?<br />
MÜFETTİŞ — Haydi içeyim,pek kullanmam da…Nefes darlığı yapar,efendim,bende…Yokuş filân çıkarken başlar bir tıkanıklık…(Nefes darlığı taklidi.)<br />
DERVİŞ AĞA — Müfettiş beg,biy cigaya mı?<br />
MÜFETTİŞ — Sağol,mersi,aldım.<br />
DERVİŞ AĞA — Dayılıyım.<br />
MÜFETTİŞ — Haydi,hatırın için. (Alır.) Şuraya takalım. (Bir kulağına takar.) Ya,dediğim gibi tıkar gider.<br />
ONBAŞI — (Kalkar.) Yak bir sigaramı.<br />
MÜFETTİŞ — (Az alıngan) Yaktık ya.Teşekkür.<br />
ONBAŞI — Şey şey ederim,darılırım.<br />
MÜFETTİŞ — Haydi bakalım,senin de hatırın kalmasın… (Alır.) Şunu da şuraya. (Öteki kulağına takar.) Nefes darlığı çok kötü.<br />
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,bir cigara içer misiniz?Buyrun yani.<br />
MÜFETTİŞ — (Çileden çıkmış) Vallâhi…Hey yarabbi,âdet,âdet…bu da âdet ha…(Alır ateş için ceplerini ararken,hepsi kibritleri yakıp uzatırlar.)<br />
HEPSİ — Yak,müfettiş bey.<br />
MUHTAR — Buyrun.<br />
DERVİŞ AĞA — Buyadan.<br />
ALİ AĞA — Yakar mısın?<br />
MÜFETTİŞ — Tuhaf…Vallâhi tuhaf…Sizin bu köy âdetleriniz…<br />
KAHVECİ — (Elinde maşa ve ucunda ateşle gözükür.) Yakacak mısın?<br />
MÜFETTİŞ — Yaktım,sağol…<br />
KAHVECİ — Ha,sonra mı?Yakacak mısın?<br />
MÜFETTİŞ — Yanıyor.<br />
KAHVECİ — Ateş mi?İşte.<br />
MÜFETTİŞ — (Yerinden fırlar ve kahvecinin yüzüne üfürür.Bak…ya…nı…yor.<br />
KAHVECİ — Peki yakma.Ne bağırıyorsun?Karşında sağır mı var?<br />
MÜFETTİŞ — (Oturur.) Ne misafirperverlik.(Sükût) Niçin geldiğimi biliyorsunuz.”Malim gelmemiş de onu rapor et.” diye telefon ettiler bana.Öteki köydeydim,karakoldan istediler.Sonra,bir de bir istida mı,ne pullamışsınız.(Pul yapıştırma taklidi) İmza da ettiniz mi? (İmza taklidi)<br />
MUHTAR — Demek bunun için geldiniz?<br />
MÜFETTİŞ — Öyle ya…Gelmeme sebep hem raporu yazmak,hem de sizin dilekçeyi soruşturmak.Köy bu düşüncede mi?<br />
MUHTAR — Vallâhi müfettiş beg,biz istemiyoruz bu malimi.Çünkü…<br />
MÜFETTİŞ — Çünkü?<br />
MUHTAR — Bu köyden gitme ahlâksızım biridir.<br />
HOCA — Onun ne adam olduğunu biliyorlar hep.<br />
MÜFETTİŞ — Yok,bildiğiniz gibi değildir.<br />
HOCA — Biliriz bu yeni yetişme öğretmenleri.On para etmezler.Onların okuttuğu elifbe elifbe olmuyor da başka şey oluyor.<br />
ALİ AĞA —Sonra efendime söyliyeyim,biz köyümüze uygun adam bulduk.Efendime söyliyeyim,çok çalışkan,bilgili,ahlâklı bir delikanlı…<br />
ONBAŞI — Ya,ya…Neydi o,şey…köyümüzü onardı…Bak çocuklar,şeyde,mektepte okuyor.<br />
MÜFETTİŞ — Sahih,bütün köyler ağızlarının suyunu şöyle akıtarak,hep bu köyü anlatıyorlar. “Şöyle iyi,böyle iyi.” diyorlar…Sonra da ağızlarından delikanlıyı düşürmüyorlar.<br />
MUHTAR — Benim av köpeğimi de iyileştirdi.Geçen günkü avda…delikanlıyla beraber gitmiştik…truv truv..pır pır dökülüyor avlar.<br />
HOCA — (Keser.) Fazla lâfa ne hacet…Bir muallimin yaptığı her şeyi bu delikanlı yapıyor.<br />
DERVİŞ AĞA — Fazlasiyle…<br />
HOCA — Malim o,doktor o…midemi iyi etti.Mühendis,usta,demirci…Müfettiş beg,siz şu mektep işinden anlarsınız.Bizim köylere malim verecekseniz,bu delikanlı gibi malim yetiştirin de verin.Delikanlıyı örnek tutun.<br />
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,müfettiş bey,sen bilirsin,şunu bize malim yapıver.Hem hayırlı bir iş de var.Efendime söyliyeyim,muhtarın kızı Gülsüm…<br />
MÜFETTİŞ — Anladım…Fakat nasıl olur?O mektep medrese mezunu değil…Diploması yok.<br />
MUHTAR — Çok şey biliyor,mal meydanda.Senin mektebinden kapı kadar diploması olan bunları bilmez,değil mi?<br />
ONBAŞI — Müfettiş beg haklı…Yapamaz onu,şey,malim…Sonra adamın elini şey yapıp bağlayıp atarlar dam altına…<br />
MUHTAR — Peki,netsek şu gelecek adamı?<br />
MÜFETTİŞ — Bu düşünülecek bir iş değil.Mademki öğretmen gelmedi,tebellüğ ve meyil müddetini de geçirmiştir.Müstafi addedilir.Ayrıca,siz “Bizim köylüdür,tanırız,iyi adam değildir.Köye gelirse verimli olmaz.” dye dilekçe yazarsınız,olur biter.Yenisini verirler.<br />
HOCA — Al sana…Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak buna derler.(Sükût)<br />
MÜFETTİŞ — Bu yeni adamınız çocukları okutuyor mu?<br />
MUHTAR — “Çocukları” ne demek…Bizi bile okutuyor.Ben alifbeyi öğreneli on gün oldu.<br />
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,yalnız muhtar,efendime söyliyeyim,”j”nin üzerine nokta konulup konulmıyacağını bilmiyor.<br />
MUHTAR — Yooo…Bilirim.Gün doğusundan rüzgâr eserken gün batsından tavşana doğru gidersin;ördek sürüsü uçarken,önündeki ördeğe nişan alırsın;arkadakine değil.Bunları nasıl bilirsem o dediğini de bilirim…<br />
MÜFETTİŞ — Beyler,şimdi ben raporu yazarım,tabiî “gelmemiş” diye bildiririm.Sonra sizin istidayı kaleme alırız,pullarız(yazı ve pul taklidi) Kaymakam beye veririz.O da muameleye koyar.Kendisine de söyleriz,size iyi bir öğretmen verirler…Çalışırız.<br />
MUHTAR — Hey sağolasın.Yalnız iyi öğretmen versinler.Birader,bizde bilgi yok,onlarda cim karnında bir nokta…<br />
ONBAŞI — Neydi o?Bir söz vardı canım?Tam dilimin ucundaydı…Ha,dur.Of yine kaçırdım,ha tuttum…” İki,iki çıplak bir şeye hamama gerek.” Öyle değil mi?<br />
MÜFETTİŞ — Ben bu akşam döneyim.Siz şu kağıdın altına “Öğretmen gelmedi.” diye imza ediverin.Sonra üzerini doldururum.Dört kişi yeter.Şu kâğıda da imza atın…Bunu da öğretmeni istemiyoruz diye imzalayın…(Ağalar,verilen kalemi yalaya yalaya iki kağıda da imza atarlar.İmza atarken,imzaların harflerini acemi acemi kekelerler.) (Sonra onlar imza ederken kulisten yabancının sesi duyulur.)<br />
YABANCI — Hey çoban,koyunlara yemden evvel su verilir.Patlatırsın hayvanları…<br />
MUHTAR — Bizim delikanlı.<br />
ONBAŞI — Şey,bizim delikanlı,hani söylemiştik ya…<br />
MÜFETTİŞ — Görsek bari.(Kâğıtları cebine kor.)<br />
YABANCI — (Dışardan) O koyunun bacağı nasıl oldu?İyi mi?&#8230;(Sükût) Peki…Yarın öbürünü de getir…Kelebek olmuş galiba…Kara koyun yem yemiyor mu?Dedim ya kelebektir. (Sahneye girmiştir,yarı yarıya arkası dönüktür;konuşur.)<br />
MÜFETTİŞ — Bu mu?<br />
MUHTAR — Evet,köyün peygamberi.Meteliksiz geldi.On beş gündür yüz bin bankonot yapabilirdi.Yine meteliği yoktur.İyi nişancı da…<br />
(Yabancı döner,ayağında lâstik çizme ve sırtında işçi tulumu vardır.)<br />
MÜFETTİŞ — A,a,a…<br />
DERVİŞ AĞA — (Farkında değildir.) A’dan sonra B geliy,müfettiş bey.<br />
MÜFETTİŞ — A…A…A…A…<br />
MUHTAR — Küçük A mı,büyük A mı?<br />
MÜFETTİŞ — Vay,siz burada ha?<br />
MUHTAR — Ne oldu müfettiş bey?<br />
HOCA — (Döner.) Şaşırdın,bey,tanışır mıydınız?<br />
YABANCI — (Başını yere eğmiştir.) Böyle olacağını biliyordum.Mızrak çuvala sığmaz.<br />
MÜFETTİŞ — Gözlerime inanamıyorum…<br />
HOCA — Ne oluyor size,Allah’ınızı severseniz?<br />
MÜFETTİŞ — Ne olacak…Siz böylesiniz vallâhi. (Elleriyle tereli işareti yapar.) Deli yani,öğretmen burada işte.<br />
HEPSİ — Ne öğretmeni?<br />
MÜFETTİŞ — İstemediğiniz öğretmen.<br />
MUHTAR — Vallâhi,anlamıyorum.Ne söylüyorsunuz?<br />
MÜFETTİŞ — Sizin köye bir öğretmen gelecekti ya?<br />
HEPSİ — Evet.<br />
ONBAŞI — Şu ahlâksız Murat.<br />
MÜFETTİŞ — Evet,öğretmen işte bu.<br />
HEPSİ — Yapma.<br />
MÜFETTİŞ — Kısmet ayağınıza gelmiş ve farkında değilsiniz.(Hepsi şaşkın ve mahçuptur.)<br />
MUHTAR — (Kendi kendine) Vallâhi yüzümü kaldırıp da bakamıyorum.Amma atıp tutmuştum.(Arkasını döner,yerin dibine batmıştır.)<br />
ONBAŞI — Vay…Öldüm…Neler söylemiştim.(Döner mahçuptur.)<br />
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,ben ne ettim,neler söylemiştim.Tuh…(Döner.)<br />
DERVİŞ AĞA — Ya ben ne heyzeley yemiştim.(Döner.)<br />
HOCA — Ya,ben nasıl bakayın malim beyin yüzüne?(Döner.)<br />
(Sahneye bir üzüntü çökmüştür,köylüler mahçupluktan,diğerleri bu durumdan sıkıntılıdır.)<br />
MÜFETTİŞ — Eee,merhaba,Murat Bey.Kasabadan bir ayrıldınız…Arabanız tıkır tıkır gitti.Ben sizi gitti,vazifeye başladı sanıyordum.Halbuki kasabadan telefonla sizin için,pır kaçmış dediler.<br />
YABANCI — Bakın yine buradayım.<br />
MÜFETTİŞ — Yaa.Hem buradasınız,hem burada değilsiniz.<br />
YABANCI — (Güler.) Gölgem.<br />
MÜFETTİŞ — Bunlara iyi oyun oynamışsınız.(Sükût)<br />
YABANCI — Ağalar…Hepiniz yüzünüzü döndünüz.<br />
MUHTAR — Sus,malim bey,biz ne aldanmışız.Utanıyorum,utanıyorum.<br />
YABANCI — Ağalar,size karşı hürmetim ve sevgim vardır.Her insan gibi siz de aldanabilirsiniz.<br />
ONBAŞI — Fakat,neydi o?Böyle aldanmak çok acı.<br />
ALİ AĞA — Biz,efendime söyliyeyim,yâni,ne umduk,ne bulduk.<br />
HOCA — Yer yarılsa da dibine girsem.Senin nene gerek âlemin adamı hakkında konuşmak…<br />
DERVİŞ AĞA — Neyden lâf ettim.Dilim kopsaydı.<br />
YABANCI — Böyle demeyin,ağalar.Ben kabahati sizde bulmuyorum.<br />
MUHTAR — Ya kimde kabahat?<br />
YABANCI — Kabahat sizde değil.Zamanda,evet zamanda.Gördüğünle değil de,işittiğinle düşünen,dedikoducu zamanda.O işitilen şeylerin içinde bir kırıntı bile doğru yoktur.Her ağız uydurduğu yalana biraz sonra,diğer sokak başında kendi inanır…Benim annem de,babam da temiz insanlardı.Bunu sizlere delilleriyle ispat edeceğim.<br />
HOCA — Bak bu doğru.Biz şu malim beyi nasıl biliyorduk,karşımıza nasıl çıktı.<br />
MUHTAR — Boğazıma bir şeyler tıkanıyorçNeler söyledik,neler söyledik senin için…Utanıyorum…<br />
DİĞERLERİ — Utanıyoruz,vallâhi…<br />
YABANCI — Ben bu sözü,yani şu “utanıyoruz” sözünü,sizin değil de bizi kötüleyenlerin hepsinin ağzından çıkmış sayıyorum.Sizin geri dönüşünüz ve utanışınız,bana istikbâl için bir ışık gibi görünüyor.<br />
ONBAŞI — (Güler.) Neydi o?Hani bir söz vardı.Yanlış hesap,neydi muhtar?&#8230;<br />
MUHTAR — Yanlış hesap Bağdat’tan döner.<br />
HOCA — Gel,oğul,ben başlıyayım.Benden yaşlı olsun,vallâhi,elini öperim,gel öpeyim alnını…Kusura bakma,bilmeden söyledik.<br />
(Öper.)<br />
ALİ AĞA —Efendime söyliyeyim,bundan sonra şu gözlerimle görmeden,elimle dokunmadan,efendime söyliyeyim,bir şey söylersem,söylenenlere inanırsam,kafam kopsun.<br />
(Yabancıyı öper.Muhtar,Derviş ve onbaşı da öper.)<br />
MÜFETTİŞ — Sevinçten bir şey söyleyemiyorum.Köylerimiz,evet,köylerimiz.böyle kalkınıyor.İşte raporu yırtıyorum.Ya o imza ettiğiniz diğer kâğıdı ne yapayım?<br />
MUHTAR — Ne mi edeceksin?Onu da yırt.<br />
HOCA — (Atılır.)Yoooo,yooo,yooo…Yırtma…İmzalarımızın üst tarafına şöyle yaz,baklava hakkı için şöyle yaz…Şöyle: “Kaymakamlık Ulu Makamına” Bakma müfettiş beg,biz eskiyiz,sonra pek o kadar da mürekkep yalamadık,sen uydur gayri.Evet, “Kaymakamlık Ulu Makamına,biz Derecik Köyü ehalisi,yeni gönderdiğiniz malimden pek memnunuz…Biz istediğimize kavuştuk,darısı diğer köylerin başına.” İmzalar zaten var.Nasıl?<br />
HEPSİ — Yaşa hoca.<br />
HOCA — Baklava hakkı için bunları böyle yaz.Yazmazsan,öteki dünyada yakanda olur on parmağım.<br />
YABANCI — Hoca,bu fazla…<br />
HOCA — Yo bu fazla değil…Daha eksik…Bitmedi.Ağzımı tükürük boğdu. (Muhtarın önüne durur.Arkasını verir,eğiktir.) Şu arkama bir yumruk vur.<br />
MUHTAR — Niçin?<br />
HOCA — Vur canım,tıkandım…<br />
MUHTAR — (Vururken) Ne yedin de tıkandın?<br />
HOCA — Bir daha.<br />
MUHTAR — Hey,hocam,al bir daha.<br />
ALİ AĞA — Hoca ne yedin de tıkandın böyle?<br />
HOCA — Daha yemedik,yiyeceğiz…Hem de böyle lenger lenger pilâvlar,tepsi tepsi börekler,sini sini baklavalar…Etler…Oh,yine tıkanıyorum…(Yutkunur.) Bir daha vur muhtar.Bir daha,şöyle pekçe…pekçe.<br />
DERVİŞ AĞA — Hoca,neyde yedin?<br />
HOCA — Ziyafette…Daha doğrusu düğünde.<br />
HEPSİ — Hangi düğünde?<br />
HOCA — Tuh be…Ben size ziyafetten söz ederim de ,niçin olduğunu demem.Muhtarın kızı ne demiş?<br />
MÜFETTİŞ — Ne demiş?<br />
HOCA — “Delikanlı,malim olsaydı,ona varırdım.” dememiş mi?<br />
HEPSİ — Ya,sahih.<br />
MÜFETTİŞ — Delikanlı da malim çıkıverince…<br />
HOCA — Bize de ziyafet gözüküyor.Öyle değil mi,muhtar?<br />
MUHTAR — (Cevap vermez,başını eğer.)<br />
HOCA — Ha,anladım.Kız babası…Naza çekiyor kendini.Çek bakalım.Hakkındır.Gülsüm,çiğdem gibi kız.Peki.(Cübbesini toplar,gayet itinalı olarak muhtarın önüne gider,eğilip selâm verir.) Muhtar Bey,Allah’ın emri,Peygamber’in kavliyle kızımız Gülsüm’ü,oğlumuz Murat’a istiyoruz.Desti izdivacına talibiz.<br />
MUHTAR — (Sıkılgan) Şey bilmem ki…Ne diyeyim?<br />
HOCA — Ne mi diyeceksin?Aklın varsa şöyle dersin muhtar: “Verdim.” Böyle de,çünkü Murat gibi kısmet,ancak kırk yılda gözükür.Kuyruklu yıldız gibi.<br />
MUHTAR — Peki,hoca.Ben de kızımı kuyruklu yıldız veriyorum.<br />
HEPSİ — Yaşa,muhtar,yaşa.<br />
HOCA — Bu iş de bitti,işin bitmesi demek,bizim yemeklerin gözükmesi,demektir. (Durur.) Yalnız,şaka bir tarafa,ben hâlâ kendime gelemedim.Yahu amma da aldanmışız.Tüh tüh…<br />
DİĞERLERİ — Yaaaa…Amma da aldanmışız!<br />
(Bu söz tekrar edilirken perde kapanır.)</p>
<p><!-- / message --></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/a/amma-da-aldanmisiz-oyun.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>AfacanLar çetesi kitap özeti</title>
		<link>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/a/afacanlar-cetesi-kitap-ozeti-3.html</link>
		<comments>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/a/afacanlar-cetesi-kitap-ozeti-3.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 Jul 2008 13:08:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[a]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/a/afacanlar-cetesi-kitap-ozeti-3.html</guid>
		<description><![CDATA[Gökkuşağı Savaşçıları; Asena, Berk, Defne, Zeynep, Sinan, Tolga, Argun ve maskotları Ahbap Birbirlerini candan seven, birbirleri için hiçbir şeyi yapmaktan kaçınmayan, her zaman iyi şeyler yapmak isteyen, haşarı, heyecanlı bir grup ortaokul öğrencisi, çocuk çetesi ve onların birlikte yaşadığı olaylar. Asena ve arkadaşları rehberlik dersi öğretmenleri Onur öğretmenin okullarının 100. Yılı ile ilgili bir şeyler [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p id="linkz01">
<p id="post_message_14146780">Gökkuşağı Savaşçıları; Asena, Berk, Defne, Zeynep, Sinan, Tolga, Argun ve maskotları Ahbap<br />
Birbirlerini candan seven, birbirleri için hiçbir şeyi yapmaktan kaçınmayan, her zaman iyi şeyler yapmak isteyen, haşarı, heyecanlı bir grup ortaokul öğrencisi, çocuk çetesi ve onların birlikte yaşadığı olaylar.<br />
Asena ve arkadaşları rehberlik dersi öğretmenleri Onur öğretmenin okullarının 100. Yılı ile ilgili bir şeyler düşünmelerini istemesi üzerine Asena’nın evinde toplanıp nasıl bir şey yapılacağını düşünmeye başlarlar. Defne yapılacak şeyin hem yararlı hem de güzel olmasını düşünerek kütüphanenin en iyi fikir olacağını düşünür. Okullarında kütüphane yoktur. Bu fikir savaşçılar tarafından çok beğenilir ve bu fikirlerini Onur öğretmene anlatırlar. Onur öğretmen bu fikri çok beğenir ama yapılması düşünülen kütüphane gerçekten çok masraflı ve zor bir iştir. Bu yüzden müdür beyi ikna etmek gerçekten zor olacaktır. <span id="more-2182"></span>Defne’nin aklına okulun arkasındaki küçük metruk ev gelir ve bunu öretmenine söyler. Savaşçılar öğretmenleriyle okulun arkasındaki o eve giderler. Onları okulun bahçıvanı Hasan Efendi karşılar. Fakat bu karşılaşmadan hiç memnun olmamış gibidir. Onur öğretmen o metruk evi çok beğenir. Tam istedikleri gibi bir yer olduğunu görür. Ama bahçıvanın orayı onlara göstermek istemeyişine de bir anlam verememiştir. Onur öğretmen öğretmenler toplantısında bu fikri ortaya atar. Öğretmenlerde bu fikri beğenir. Ama müdür yardımcısı o binanın çok eski olduğunu orada her an bir kaza olabileceğini söyleyerek bu fikri onaylamaz. Bunu öğrenen Gökkuşağı Savaşçıları çok üzülürler, özelliklede Defne. Çünkü fikri bulanda evi gösterende odur. Bir anlam veremedikleri bu olaya inanmak istemezler. Aradan birkaç gün geçtikten sonra savaşçılardan biri olan Zeynep o evi tekrar görmeye karar verir. Eve yaklaşınca iki kişinin birlikte konuştuğunu görür ve gizlice onları dinler. Konuşanlardan biri Hasan Efendi’dir. Ama diğerini tanıyamaz. Bu olayı hemen savaşçılara anlatır. Savaşçılarda bu olayı incelemeye karar verirler. Berk ve Asena birkaç gün sonra gizlice eve girerler. Fakat evde çok önemli bir şey yoktur. Bir çalışma masası ve büyük bir şömine vardır. Berk şöminenin içine girer ve orda gördüğü halkayı kendine doğru çeker. O anda gizli bir geçit açılıverir. Berk şaşırmıştır. Tam geçide girerken Asena ıslık çalarak bahçıvanın geldiğini haber verir. O da geçidi kapadıktan sonra hemen evden çıkar. Koşarak okula giderler. Bu önemli olayı savaşçılarla paylaşmaları gerekiyordur. Bu olaydan sonra hemen toplantı çağrısı yapılır. Aynı akşam Asena’nın evinde durumu tartışırlar. Ve oraya bir kez daha girmeye karar verirler. Bahçıvanın orda olmadığı bir gün gizlice eve girerler. Gizli geçidi açıp sonuna kadar giderler. Tünelin sonunda merdivenlerden inince gizli bir iskele görürler. Çok şaşırarak oradan ayrılırlar. O esnada evin içinde ki masayı kurcalarken gizli bir köşesinde bir defter bulurlar onu da alıp oradan ayrılılar. Artık okulda bazı kötü işlerin döndüğünü anlamışlardır. Böylece Hasan Efendi’yi takibe almaya karar verirler. Savaşçılardan biri müdür yardımcısının okuldan çok hızlı çıktığını görüp onu takip etmeye kararverir. Onu pek tekin olmayan bir semtte ki lunaparka girerken görür. Kışın ortasında orada ne işi vardır diye düşünüp içeri girer. Onu biriyle konuşurken görür. Bu durumu arkadaşlarına anlatır. Sonunda bu işin çok tehlikeli bir olay olduğuna ikna olurlar ve Hasan Efendi’yle müdür yardımcısını suçlayacak kuvvetli delilleri olmadığını görürler. Onun için Asena o metruk evi bir gece gözlemeye arkadaşlarıyla birlikte karar verirler. Kararlaştırdıkları gece dedesine arkadaşı Sinan’da kalacağını söyler ve o eve gider. Güzel bir yere gizlenir. Gecenin ilerleyen saatlerinde denizden bir motor sesi duyulur. Saklandığı yerden çıkıp denizin kenarındaki ağacın üstüne çıkar. Konuşmalardan Hasan Efendi’nin de orda olduğunu ve kaçakçı olduklarını anlamıştır. Ertesi gün arkadaşlarına duyduklarını anlatır. Onlarda korkmuşlardır. Artık kendilerinin yapabileceği bir şey kalmamıştır. Durumu birilerine anlatmaları gerekiyordur. Bunu idareye anlatamıyorlardır Çünkü birkaç öğrencilerin lafına mı güveneceklerdir yoksa müdür yardımcısına mı? Herkes ne yapabileceklerini düşünürken Asena’nın aklına Süha ağabeyi gelir. Çünkü ordu istihbarat biriminde çalışmaktadır. Hemen Süha ağabeyini yemeğe davet eder. Oda Asena’yı kıramayarak yemeğe gelir. Asena ona yaşadıkları bütün her şeyi birer birer anlatır ve defteri gösterir. Süha ağabeyi bu işle ilgileneceğini söyler ve ona bir daha o eve gitmemelerini söyler.<br />
Asena ve Berk aldıkları defteri yerine koymak isterler. Çünkü onların durumu fark edip kaçmalarını şstemezler. Bu yüzden bir öğlen arasında o eve giderler. Çevre çok sessizdir. Asena eve girer tam defteri bırakıyordur ki arkasında Hasan Efendi’yi görür. Hasan Efendi Asena’yı yakalar bağlar. O esnada Berk’in ıslığını duyulur Hasan Efendi Asena’ya ona gitmesini söyler yoksa ikinizi de öldüreceğini söyler. Asena’da Berk’e açık kapıdan kafasını uzatarak gitmesini ister ve hemen geleceğini söyler. Berk gökkuşağı işaretini yapar Asena ise karşılık vermez. Bu kuraldır işarete karşılık verilir. Yinede sırtını döner ve okula gider Asena’nın dönmediğini görünce gerçekten çok telaşlanır ve Sinan’la birlikte Asena’nın evine giderler. Dedesine durumu baştan sona anlatırlar. Dedesi Süha’yı telefonla arar Süha hemen eve gelir ve çocukları dinler. Çocukları evlerine gönderir. Bu arada o evde Asena zor anlar yaşıyordur. Hasan efendinin kaçakçılıkla ilgili bir çok şeyi açık açık konuşmasından dolayı oların son işi olduğunu ve durumunun hiç parlak olmadığını anlar. Okulun çıkış zilinden sonra eve doğru birinin yaklaştığını görürler. İçeri girdikten sonra müdür yardımcısını karşısında görünce küçük dilini yutacaktır. Akşamın ilerleyen saatlerine kadar beklerler. Motor getirdiği malları almak için gizli geçitten inip aşağı inerler. Çocuğun başına Ahmet’i bırakmışlardır. Dışarıdan köpek sesleri geliyordur. Ahmet köpeği kovalamak için kapıya çıkar ve Süha ağabeyin yumruğuyla bayılır. İçeri girer ve Asena’yı iplerden kurtarır O arada gizli geçitten yukarıya çıkan müdür yardımcısı ve Hasan Efendi silahını onlara doğrulturlar. Süha ağabey yapacakları bir şey olmadığını kaçamayacaklarını kararlı bir sesle söyler. Herkesin yolu açmasını söyler ve Asena’yı tutarak kapıya doğru yürürler. Dışarıya çıktıkları anda Ahbap Hasan Efendi’nin üstüne atlar ve o anda silah patlar. Süha ağabeyde müdür yardımcısını yakalar ve kelepçeler. Kimsenin canı yanmadan bu olayı sonuçlandırmışlardır. Sadece Ahbap’ın tırnağını bir kurşun sıyırıp geçmiştir. Suçlular adalete teslim edilmiştir ve Süha ağabeyle Asena eve giderler. Ailesi de Asena’yı sağ salim görünce çok sevinirler.<br />
İlerleyen günlerde her şey açıklığa kavuşmuştur hatta müdür bey müdür yardımcısından şüphelenip onunla ilgili araştırma yapmıştır, böyle birinin olmadığını sahte belgelerle atandığını öğrenmiştir zaten bu durumu ilgili makamlara da bildirmiştir.<br />
Müdür bey Gökkuşağı savaşçılarını çağırıp onlara çok teşekkür eder. Ama gördükleri bu olayları kimseye bildirmeden çözmeye çalışmalarına çok kızar ve azarlar. Ama yinede yaptıkları işleri ne kadar zor olduğunu tekrar söyler. Okula bir kütüphane yaptırma fikrini ortaya atmalarından sonraki gelişmeler gerçekten çok ilgi çekicidir. Süha ağabeyi Asena’ya anlattığına göre sigara ve içki kaçakçılığı yapıyorlardır. Bunun için okuldan daha iyi bir yer olamaz. Bu kaçakçıları yakalattıkları için gökkuşağı savaşçılarına bir ödül verilecektir. Onur öğretmen Asena ve arkadaşlarını rehberlik sınıfına çağırır. A sınıfının bütün öğrencileri teneffüs arasında rehberlik sınıfındadır. Onur öğretmen” kütüphane fikrini öğretmenler toplantısında kabul ettirir. Ailenize konuyla ilgili bilgi verilecek ve yardım istenecek, bunu da bayrak töreninde müdür bey söyleyecek “der. Çocukların hepsi sevinç içindedir.<br />
Bayrak töreninde müdür bey 100. Yıl için düzenlenen fikirler yarışmasını Orta II A sınıfının fikrini kabul edildiğini ve A sınıfını tebrik eder. A sınıfının öğrencileri ise kazandıkları ödülü kütüphane yapımı için hediye edeceklerini söyler.<br />
Şimdi gökkuşağı savaşçıları kütüphane fikrini kabul ettirmişlerdir ve zorlu bir mücadeleden sonra tekrar eski hayatlarına döneceklerdir. Bu da onları üzüyordur. Ama gökkuşağı savaşçıları her zaman olacaktır. Kim bilir yine böyle heyecanlı olaylar yaşayabilecekler ve har zaman birlikte olacaklardır.<br />
Sonuç olarak; daha çok çocuk niteliği taşıyan bu kitapta birden fazla ana düşünce vardır. Öncelikle dostluk ve arkadaşlığın ne kadar önemli bir kavram olduğu birlikte hareket eden insanların, çocuk bile olsalar her çeşit zorluğa, sıkıntıya karşı kuvvetli olmayı, engelleri aşmayı, zorlukların üstesinden daha kolay gelmeyi öğretiyor. İnsanların savundukları fikirleri sonuna kadar sahiplenmelerini o fikri gerçekleştirmek için elinden geleni yapmaları gerektiğini öğretiyor. Ama insanlar çocukta olsa yetişkinde olsa her zaman her şeyin üstesinden gelemez. Bunun için her insan arkadaşlığa ve yardıma muhtaçtır.</p>
<p><!-- / message --></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/a/afacanlar-cetesi-kitap-ozeti-3.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ankara kitap özeti</title>
		<link>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/a/ankara-kitap-ozeti-5.html</link>
		<comments>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/a/ankara-kitap-ozeti-5.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 Jul 2008 13:06:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[a]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/a/ankara-kitap-ozeti-5.html</guid>
		<description><![CDATA[Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun“ Ankara romanı ütopik bir romandır. Bu romanda yazarın özlediği, özlemini çektiği geleceğin Ankara’sı dolayısı ile Türkiye’sidir. Cumhuriyet inkılabı ile birlikte Anadolu’nun yeniden dirilişi yeniden yapılanması gerekmektedir. Bu yeni yapı üzerine acil bir şekilde bina inşaa edilmelidir. Bunu yapacak olanlar ise dönemin idealist vatansever insanları olacaktır. Ankara romanında ise bunu gerçekleştirecek idealist insanların [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p id="linkz01">
<p id="post_message_14153074"><strong>Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun“ Ankara romanı ütopik bir romandır. Bu romanda yazarın özlediği, özlemini çektiği geleceğin Ankara’sı dolayısı ile Türkiye’sidir.</p>
<p>Cumhuriyet inkılabı ile birlikte Anadolu’nun yeniden dirilişi yeniden yapılanması gerekmektedir. Bu yeni yapı üzerine acil bir şekilde bina inşaa edilmelidir. Bunu yapacak olanlar ise dönemin idealist vatansever insanları olacaktır. Ankara romanında ise bunu gerçekleştirecek idealist insanların verdiği mücadele anlatılmaktadır. Bu idealist insanlar inkılap hareketini özümsemiş, milli şuura sahip karakterlerdir. Bu insanlar hayat serüveni içerisinde karmaşık yollardan geçerek romanın son bölümünde bir araya gelirler. Kendi hayatlarını geleceğin çağdaş, modern, öz benliği ile çelişmeyen maddi ve manevi varlığını kaybetmeyen, değerleri ile övünen yeni Türk toplumu yaratma mücadelesi içinde geçer.<span id="more-2181"></span></p>
<p>Ankara romanı üç bölümden oluşmaktadır.;</p>
<p>Birinci bölüm : Sakarya savaşı öncesi ( 1922’ye kadar ).</p>
<p>İkinci bölüm : Cumhuriyetin ilanını izleyen yıllar ( 1926’ya kadar ).</p>
<p>Üçüncü bölüm : Cumhuriyet sonrasının 14 ve 20. Yılları (1937-1943’e kadar ).</p>
<p>Kısaca söylemek gerekirse romanın konusu bu üç dönemin Ankara’sıdır. Bu üç bölümdeki olaylar yazarın her bölümde ayrı bir kişilik olarak karşımıza çıkardığı Selma Hanım’ın çevresinde geçer. Selma Hanım’ın arayışı Ankara’nın arayışıdır. Yazgısı Ankara’nın yazgısıdır. Yaşamı da Ankara’nın yaşamıdır. Selma Hanım’ın ilişki kurduğu erkekler ise birer simgedirler.</p>
<p>Birinci bölüm: Kurtuluş Zaferi ile sonuçlanan, savaş yıllarındaki Ankara’yı kısa hatlarla açıklamaktadır. Romanın kahramanı olan Selma Hanım hayatını bu üç bölümde üç ayrı erkekle geçiriyor. Milli mücadele yıllarında bir banka şefinin karısıdır yerli bir Ankaralı olan Sungurluzade Ömer Efendi’nin kiracısıdır. Kocası Nazif’le Ankara’nın yabancısıdır. İstanbul’lu hanım için Ankara’da hayat tek düze ve sıkıcıdır, yoksulluklarla doludur. Ev sahipleri ile birlikte gündelik ev işleri ile meşgul olmaktadır. Boş zamanlarında Hatçe Hanım ve Halime Hanım ile sohbet eder. Bu sohbetlerinde gündelik Ankara hayatını tüm çıplaklığı ile gözler önüne serer. Daha sonraları Nazif Bey’in vekil arkadaşı Murat Beyle tanışırlar. Murat Beyler’le aile ortamı içerisinde karşılıklı davetlerde bulunurlar. Bu sırada binbaşı Hakkı Beyle de tanışırlar. Hakkı Beyle birlikte Etlik’te gezintiye çıkarlar. Bu dönemlerde Hakkı Bey’in milli mücadele ruhu ve azmi kendisini fazlasıyla etkiler. Hakkı Bey artık Selma Hanım için muzaffer bir kumandan, muhterem bir kahramandır. Bütün ümitlerin zafer’e bağlandığı, başka hiçbir şeyin ehemmiyetli olmadığı bu devirde, herkesin mütevazı bir hayatı vardır. Yalnız kocası Nazif Bey’in milli davaya bir erkekten beklediği heyecan ve alaka ile bağlanmadığını gören Selma Hanım yavaş yavaş kocası Nazif Bey’den kopmaya başlar. Erkân-ı Harp Binbaşı’sının fikir ve hareketlerine yakınlık duyar. Birinci bölüm Selma Hanım’ın binbaşının cazibesine kendisini kaptırdığı bir zamanda sonuçlanır.</p>
<p>İkinci bölümde Selma Hanım Nazif Bey’den boşanmıştır. Bu bölüm zaferden sonraki Ankara’dır. Selma Hanım eski binbaşı emekli Miralay Hakkı Bey’in karısıdır. Ancak koşullar değişmiş değişen koşullar Cumhuriyet öncesinin kişilerini de değiştirmiştir. Hakkı Bey ordudan, Murat Bey vekillikten ayrılmışlardır. Artık bu iki insan yeni türeyen bir sınıfın üyesidirler. Vurguncu harp zengini şirket meclisi idarelerinde dolaşan, ecnebi gruplarla komisyon işleri yapmaya çalışan Hakkı Bey’in yeni yüzüyle karşılaşırız. Hakkı Bey milli idealleri bir tarafa bırakmış, maddi refah içerisinde sadece kendi hesabına çalışan, son derece alafrangalaşan Yenişehir garplılığı, batılı hayat tarzının kötü yanlarını almıştır. Bu zümreye göre artık halkçılık diye bir dava kalmamıştır. Selma Hanım bir süs çiçeği, bir zevk aleti gibi kısır ve avare yaşayıp gitmektedir. Her şey kendi dar çevrelerinden kendi acayip zevklerinden ibarettir. Her gece çay partileri ve balolar düzenlenir ecnebi iş adamlarıyla dans edilir. Eğlenceler tertiplenir. Bu bölümde halk ile bu zümre arasında nasıl doldurulmaz bir uçurum açıldığını, inkılabı böyle anlayanları, hep kendi lehlerine çekenlerin eleştirisi yer alır. Selma Hanım asıl halka lakayt kalıp acayip bir hayatın egoist zevklerine dalan yeni kocasından da uzaklaşır. Bu sırada muharrir olan Neşet Sabit genç kadını görmek için onların bazı alemlerine iştirak eder. Selma Hanım bu hayatın acılarını onunla paylaşır. Bu hayatın zavallı yüreğinde büyük ıstıraplar yarattığını, bu çıkmaz yoldan biran önce kendini söküp atmakla, kökten tedavi olmak gerektiğini anlar. Binbaşı Hakkı Bey’den boşanır. Bundan sonraki hayatında toplumsal hizmetlerin en değerlisi olan öğretmenlik görevine atılır.</p>
<p>Son bölüm yazarın hayalindeki Ankara’dır. Yazarın bu hayali Cumhuriyet’in Onuncu Yıl Dönümü Bayramıyla başlar. Gazi Mustafa Kemal’in Türk milletine hitabesi, bir devir başlangıcının, bir yeni sabahın ilk işareti gibi olmuştur. Türk milleti ilim, imar, iktisat, güzel sanatlar sahasında büyük bir gelişme içerisindedir artık Ankara’nın çehresi değişmiştir. Yeni stadyumlar, yeşil çimenli sahalar, büyük fabrikalar, büyük binalar , alaca halk yığınları ve coşkuyla kutlanan büyük bir bayram… Selma Hanım basına ayrılmış iskemlelerin birinde dinlenmektdir. Bundan sonra egoist bir zümrenin zevkine ve menfaatine karşı şiddetli matbuat hücumu başlamıştır. Tiyatro, şiir, edebiyat, karikatür, musiki, hep bize yeni hayatı söyler. Halk evleri, Toplumsal Mükellefiyet Teşkilatı yeni hayatın odakları olmuştur. Selma Hanım Neşet Sabit’le evlenmiş, bu iki insan yeni hayatın imar ve inşasında elele vererek büyük bir aşkla çalışıyor, yeni değerleri halk yığınlarına götürürler. Harf İnkılabı, Tarih Cemiyeti, Yüksek İktisat Enstitüsü, Halk Evleri gibi daha bir çok alanda büyük atılımlar, büyük yenilikler gerçekleşir. Selma Hanım ve Neşet Sabit bu on yıl boyunca mutlu bir evlilik yaşarlar. Fırsat buldukça Anadolu’nun muhtelif yerlerine seyahat eder, bu seyahatlerinde gördükleri yerlerin yeni çehresiyle karşılaşırlar. Anadolu toprağı, suyu, kırı, bayırı, dağı, taşıyla eşsiz güzelliğiyle cennetten bir parça gibi tasavvur ederler, bundan doyumsuz bir haz alırlar. Hele Pınarbaşı’nda düzenledikleri eğlencelerde halk ezgileri ve türküleri çalınır söylenir, sabaha kadar hoşça vakit geçirirler. Roman yazarın bu tasavvuruyla son bulur.</strong></p>
<p><!-- / message --></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/a/ankara-kitap-ozeti-5.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

