<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kitap Özetleri,Kitap Özeti &#187; f</title>
	<atom:link href="http://www.kitap-ozetleri.com/category/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/f/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.kitap-ozetleri.com</link>
	<description>Kitap özetleri, kitap özeti, kitap eleştirileri, yazarlar, romanlar, hikayeler, masallar, biyografiler</description>
	<lastBuildDate>Tue, 16 Dec 2008 13:22:47 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Futbol Savaşı kitap özeti</title>
		<link>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/f/futbol-savasi-kitap-ozeti-6.html</link>
		<comments>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/f/futbol-savasi-kitap-ozeti-6.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 14 Jul 2008 15:49:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[f]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/f/futbol-savasi-kitap-ozeti-6.html</guid>
		<description><![CDATA[
Yirmi bir bölüm halinde, her bölümün ayrı isimle yazılmış olduğu bu kitapta ilgi çekici olarak gözüken, kitaba da ismini veren “ Futbol Savaşı” adlı bölüm.
Bu bölümde Honduras ve El Salvador ülkeleri arasında “1970 Meksika Dünya Kupası” için yapılan futbol maçı anlatılıyor, ve sonuçları…
İlk maç Honduras’ın başkentinde idi. Maçtan bir gece önce El Salvador takımı, otellerinde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p id="linkz01">
<p id="post_message_14384147">Yirmi bir bölüm halinde, her bölümün ayrı isimle yazılmış olduğu bu kitapta ilgi çekici olarak gözüken, kitaba da ismini veren “ Futbol Savaşı” adlı bölüm.</p>
<p>Bu bölümde Honduras ve El Salvador ülkeleri arasında “1970 Meksika Dünya Kupası” için yapılan futbol maçı anlatılıyor, ve sonuçları…</p>
<p>İlk maç Honduras’ın başkentinde idi. Maçtan bir gece önce El Salvador takımı, otellerinde Honduras’ lı taraftarlarca uykusuz bırakılarak psikolojik olarak çökertilmiş ve maçı son dakika golüyle 1-0 kaybetmiştir. Maçı Tv. den izleyen bir genç kendini vurarak intihar eder. El Salvador’da ordunun da eşliğinde ulusal bir cenaze töreni yapılmıştır.<span id="more-2153"></span></p>
<p>Rövanş maçında uykusuz kalma, yıpranma sırası Honduras takımındaydı. Maç günü Honduras futbol takımı stada zırhlı araçlarla götürüldüler. El Salvadorl’u seyirciler ölen gencin portrelerini taşıyarak intikam eylemine girişmek için beklemedeydiler. Maçı 3-1 El Salvador takımı kazandı. Honduras’lı futbolcular maçı kaybettikleri ve sağ kaldıkları için seviniyorlardı. Ancak iki Honduras taraftarı öldü. Yüzlercesi hastanelik oldu. Araçları yakıldı, birkaç saat içinde de ülke sınırı kapatıldı.</p>
<p>İlgi çekici diğer bölüm “ Artık Cennet Yok” adlı bölüm. Bu bölümde yazar Kıbrıs’ı anlatmış.</p>
<p>Türk-Rum savaşı sırasında kabul edilen gerçek ; Rumların ticarette, Türklerin ise cephede üstün olduğudur.</p>
<p>Savaş sonrasında her çeşit ithal eşyanın bulunduğu Kıbrıs’ta Türkler ve Rumlar bir sınır çizgisiyle ayrılıyorlar. Lefkoşe’deki sınırda bir tarafta Türk bir tarafta Rum askeri olduğunu gözlemleyen yazar Ryszard KAPUNSCİNSKİ Türk ordusunun her zaman hazır ve Rumlar’ dan üstün olduğunun da altını çizmiş.</p>
<p>Bir başka ilgi çekici bölüm ise “Parti Başkanları” adlı bölümdür. Bu bölümde de Kongo’da üç kişinin bir araya gelmesi bir partiyi andırabileceği, parti sayısının çokluğunun; 200 lü rakamlara ulaşmasının normal görüldüğünü, tüm hareketlerin önderler arasında gerçekleştiğini ve sayıları 500 kişiyi geçmeyen bu kişilerin satın alındığında bir hükümet kurmanın içten bile olmadığı belirtilmiştir.</p>
<p>“Postallar” adlı bölümde Golan Tepeleri denen yerde İsrail ile Suriye arasında savaş devam ederken askerlerin cepheden şehre geldiklerini gören boyacı çocukların bayram ettiklerini, postallarının durumuna göre o askerin ve savaşın ne durumda olduğu anlayabildikleri ifade edilmiştir.</p>
<p>Şam’daki en çok asker kaybı siyasal bir tartışmadan dolayı meydana gelen savaşta olmuştur. Savaş yaşamak ve kazanmanın bedeli ağırdır. Asker; yaptığı şeyin birileri için olduğunu, bir şey uğruna olduğunu hissetmelidir ki asker olarak savaşsın. Şimdilerde ise düğmelerle, roketlerle, füzelerle savaşılıyor. Askerin yüzü zırhlı araçların içinden bile görünmüyor. O zamanlar özgürlük ve mücadele için yapılan savaşlar gerçekten zorlu ve güç olmuştur.</p>
<p>“Bir Yargıç Hakkında Yapılan ve Hükümetin Düşmesiyle Sonuçlanan Bir Tartışma” bölümünde traji komik bir makam ve yetki kavgasının hüsranla biten sonucu şöyle dile getirilmektedir;</p>
<p>Kongo’da Cumhurbaşkanı ve Başbakan arasında; hangisinin yüksek mahkemeye yargıç atama hakkına sahip olacağı konusunda çatışma başlamış, hükümet işlemez duruma gelmiştir. İkisi de kendini Cumhurbaşkanı ilan etmiştir. Ordunun müdehalesiyle iki Cumhurbaşkanı’da istifa etmiş ve EKİM 1963’te siyasal bunalım sona ermiştir.</p>
<p><!-- / message --></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/f/futbol-savasi-kitap-ozeti-6.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Filler De Hatırlar kitap özeti</title>
		<link>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/f/filler-de-hatirlar-kitap-ozeti-3.html</link>
		<comments>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/f/filler-de-hatirlar-kitap-ozeti-3.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 14 Jul 2008 15:48:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[f]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/f/filler-de-hatirlar-kitap-ozeti-3.html</guid>
		<description><![CDATA[
Ünlü polisiye romanları yazarının katıldığı toplantıda bir kadın, yazarın vaftiz anneliğini yaptığı Celia hakkında, soru sorar. “Celia’nın annesi mi babasını öldürdü, yoksa babası mı annesini?” Kadının (Burton-Cox) oğlu (Desmond) Celia ile evlenmek istemektedir. Desmond’a 25 yaşından itibaren kendisinin olacağı bir servet kalmıştır. Burton-Cox oğlunun kendisinin bulacağı ve kontrol edebileceği birisiyle evlenmesini istediğinden üvey oğlunun Celia [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p id="linkz01">
<p id="post_message_14384207">Ünlü polisiye romanları yazarının katıldığı toplantıda bir kadın, yazarın vaftiz anneliğini yaptığı Celia hakkında, soru sorar. “Celia’nın annesi mi babasını öldürdü, yoksa babası mı annesini?” Kadının (Burton-Cox) oğlu (Desmond) Celia ile evlenmek istemektedir. Desmond’a 25 yaşından itibaren kendisinin olacağı bir servet kalmıştır. Burton-Cox oğlunun kendisinin bulacağı ve kontrol edebileceği birisiyle evlenmesini istediğinden üvey oğlunun Celia ile evlenmesini istememektedir.</p>
<p>Celia’nin annesi ve babası on iki sene önce evlerinin yakınında babasının silahı ile ölü olarak bulunmuştur. Polisin o zaman yaptığı araştırmada silahta her ikisinin de parmak izi olduğundan intihar ettiklerine kanaat getirilmiştir.<span id="more-2151"></span></p>
<p>Yazar bu olayı açıklığa kavuşturmak ister. Yıllardır dost olduğu Belçikalı dedektife (Poirot) konuyu açar. Birlikte ne yapabileceklerini değerlendirirler ve dedektif polis kaynaklarından, yazar da aileyi önceden tanıyan kişiler ile ilişki kurarak yıllar önce olmuş olan olayı aydınlatmaya çalışırlar.</p>
<p>Araştırma ve incelemeler neticesinde, Yazar ve dedektif intihar eden çiftin (Bay ve Bayan Ravenscroft) köpekleri ile Bayan Ravenscroft’a ait dört adet peruktan istifade ile olayı çözerler.</p>
<p>Bay Ravenscroft, Bayan Ravenscroft (Margaret) ile evlenmeden önce Margaret’in kardeşi Dorothea’ye aşık olmuş. Dorothea’nin dengesiz davranışlarından dolayı Margaret ile evlenmiştir. Dorothea bu zamandan itibaren karı kocaya kin duymaya başlamış. Akli dengesi bozulmuş ve uzun süre hastanede tedavi görmüştür. Dorothea, Margaret’ten devamlı nefret etmiş. Margaret’te aksine Dorothea’ya karşı sevgi beslemiş, devamlı koruyup, kollamıştır. Dorothea, Margaret’lerde kalmaya başlamıştır. Bir gün beraber yürüyüşe çıkmışlar ve Dorothea, Margaret’i taşlara vurarak ölümüne neden olmuştur. Margaret kardeşinin cezaevine girmemesi için kocasından ricada bulunmuştur. Kocası da karısının bu son isteğini yerine getirmiştir. Dorothea, Margaret’in yerini almış, bu acıya dayanamayan Bay Ravenscroft önce Dorothea’yi sonradan kendisini vurarak intihar etmiştir.</p>
<p><!-- / message --></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/f/filler-de-hatirlar-kitap-ozeti-3.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fatih-Harbiye kitap özeti</title>
		<link>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/f/fatih-harbiye-kitap-ozeti.html</link>
		<comments>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/f/fatih-harbiye-kitap-ozeti.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 24 Jun 2008 14:43:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[f]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/f/fatih-harbiye-kitap-ozeti.html</guid>
		<description><![CDATA[
Eserin baş kahramanı Neriman lise yıllarında tanıştığı ve yedi yıldır birlikte olduğu dostu Şinasi’den gittikçe uzaklaşmaya başlar.Artık o Şinasi’nin ve çevresindekilerin tanıdığı Neriman değildir.Giyimi,zevkleri,derslerine ve çevresine karşı olan tavırları değişmiştir.
Neriman son zamanlarda Doğu medeniyeti ve ona ait herşeyden nefret etmekte buna karşılık Batı medeniyeti ve ona ait her şeye sevgi ve hayranlık duymaktadır.Bu yüzden İstanbul’da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p id="linkz01">
<p id="post_message_11871825"><strong>Eserin baş kahramanı Neriman lise yıllarında tanıştığı ve yedi yıldır birlikte olduğu dostu Şinasi’den gittikçe uzaklaşmaya başlar.Artık o Şinasi’nin ve çevresindekilerin tanıdığı Neriman değildir.Giyimi,zevkleri,derslerine ve çevresine karşı olan tavırları değişmiştir.</p>
<p>Neriman son zamanlarda Doğu medeniyeti ve ona ait herşeyden nefret etmekte buna karşılık Batı medeniyeti ve ona ait her şeye sevgi ve hayranlık duymaktadır.Bu yüzden İstanbul’da batının etkilerini en çok üzerinde taşıyan Beyoğlu semtine karşı aşırı sevgi duyar ve her fırsatta evlerinin bulunduğu Fatih’ten tramvayla oraya dolaşmaya gider.<span id="more-2062"></span></p>
<p>Neriman Beyoğlu’na gide gele konservatuarın Batı müziği bölümü ve Beyoğlu’ndan tanıştığı zengin aile çocuğu Macit’le arkadaş olur. Macit,Neriman’ın gözünde Batıyı ve medeniliği temsil eden bir gençtir.Bu yüzden ona karşı bir sevgi duyar.Hatta Neriman bir gün Şinasi ile okuldan birlikte çıkar.Ancak Neriman Şinasi’ye belki de hayatında ilk defa yalan söyleyerek Macit ile buluşmaya gider.Fakat Şinasi bu yalanın farkına varır ve araları iyice bozulur.</p>
<p>Neriman batıya ait şeylere merak sarmaya başladığından beri sürekli Beyoğlu’na gider gelirdi.Beyoğlu’na gidince sanki hapisten çıkmış gibi olurdu.Beyoğlu,onun için Newyork,Fatih ise Kabil gibidir.Yine Neriman bir gün Fahriye’yle birlikte Beyoğlu’nda gezerlerken Macit’e rastlarlar.Macit Neriman’ı zengin insanların katılacağı büyük bir baloya davet eder.Neriman’da bu baloya katılmayı çok istemektedir.Baloya gitmeye izin alabilmek ve gerekli parayı temin edebilmek için,son zamanlarda değişen tavırlarından dolayı kendisine kızmakta olan babası Faiz Bey’in gözüne girmeye çalışır.Bu yüzden şimdiye kadar mutfağa girmekten iğreti duyan Neriman o akşam mutfağa girer ve babasının gözüne biraz da olsa girmeyi başarır.Neriman yine babasının hoşuna giden davranışlar yaparak babasının gözüne iyice girer.</p>
<p>Neriman ne kadar iyi kız rolünü oynamak zorunda olsa da akşamları evde durmaya tahammül edemez duruma gelir.Sokaktan geçen helvacılardan,başına koyduğu yastıktan gelen lavanta çiçeği kokusundan ve minarelerden yükselen ezanlardan bıkar.Oysa Neriman,eskiden bunların hepsinden çok hoşlanan biridir.</p>
<p>Neriman yine bir gün Şinasi’yi gerçekten sevip sevmediğini,Şinasi ile aralarındakilerin bir aşk mı yoksa çocukluktan gelen bi sevgi mi olduğunu düşünür.Şinasi’yle aralarının önceden çok iyi olduğunu ne olduysa Macit’le tanıştıktan sonra olduğunu düşünür ve Şinasi’yi gerçekten sevdiğini,eskiden de bir çok kere küsüp barıştıklarını,bu küskünlüğünde kuvvetli bir sevgi ile düzelebileceğini düşünür ve babasının akşam Şinasi’yi eve çağırması vesilesiyle Şinasi’nin yanına gider.Şinasi ile aralarındaki durumu dolaşırlarken konuşurlar.Şinasi bir ara sinirle Neriman’a dokunucu sözler söyler ve Neriman sapsarı kesilir.Neriman’ın önceden sinir krizleri geçirdiğini ve yine geçirebileceğini düşünen Şinasi Neriman’ın koluna girer.Neriman aldığı bu cesaretle kolunu şiddetle çeker.Tam bir şey söyleyecekken düşüp,bayılır.Daha sonra Şinasi Neriman’ı önce eczaneye sonra evine götürür.Burada Faiz Bey,Şinasi’ye artık evlenmeleri gerektiğini söyler ve Şinasi de bu evliliğin olacağını söyleyerek Faiz Bey’in sözüne itaat eder.</p>
<p>Faiz Bey kızıyla bir gün konuşurken evlilik konusunu ona da açar.Neriman,Şinasi’yle uzun zamandan beri birlikte olduğunu,onu çok sevdiğini ve bu evliliğin elbette olacağını babasına söyler.Ancak bir iki ay babasından müsaade ister.Buna sebep olarak ta karışık duygular içinde olduğunu,kafasını toparladıktan sonra bu işin olacağını söyler.Arkasından balo fikrini açmak için en uygun zaman olduğuna karar verir ve babasına böyle bir balo olduğunu bütün arkadaşlarının katılacağını kendisinin de bu baloya katılmak istediğini söyler.Faiz Bey de baloya katılmasına müsaade eder ancak Şinasi ile gitmesi şartıyla.</p>
<p>Şinasi Ferit’le buluşup Neriman’ın çok değiştiğini buna engel olamadığını anlatır.Ferit’te Şinasi’ye Neriman’ı bir daha Macit’le görüşmemesini sağlaması gerektiğini anlatır.Bu konuşmadan sonra Şinasi’nin bütün fikirleri bir anda değişir ve bir daha Neriman’ı Macit’le görüştürmemeye ve baloya gitmemesine karar verir.Akşam da Neriman’ı Feritlere çağırıp orada bütün bu konuşulanları Neriman’a anlatıp dediklerini yapmasını söylemeye karar verir.</p>
<p>Neriman baloya gitmesi için elbiseye ihtiyacı olduğunu biliyordu.Bunun için bir çok baloya gitmiş olan dayısının kızlarına danışmaya Şişli’ye gider.Fakat burada dinlediği bir olay Neriman’ın hayatını değiştirir.</p>
<p>Anlatılan olay şudur:”Fakir bir Rus gitaristiyle yaşayan bir Rus kızı,az parayla yaşamak kendisine ağır geldiği için onu terk ederek,tanıştığı zengin bir Rum ile evlenir.Fakat bu zenginlik içindeki hayatta eskisinden çok daha mutsuz olur.Bu hayattaki her şeyi ve çevresindeki insanların davranışlarını basit ve yapmacık bulur.Pişman olarak tekrar fakir Rus gitariste döner.Fakat adam kendisini kabul etmez.Buna dayanamayan Rus kızı intihar eder.”</p>
<p>Neriman dinlediği bu olayla kendi hayatı arasında büyük bir benzerlik bulur.Gittiği yolun yanlış olduğunu,mutlu olmak için sadece paranın ve medeniyetin yeterli olmadığını,iç huzurun da gerektiğini anlar.Balodan da Macit’ten de vazgeçer.</p>
<p>Neriman akşam Feritlere Gülter ile birlikte gider.Burada Nezahet,Şinasi,Faiz Bey,Müderris Şeref Bey,Ziya Bey,Muammer ve Ferit vardır.Sohbette doğu ile batı müziği arasındaki farklardan,doğu müziğinin her zaman batı müziğinden üstün olduğundan bahsediliyordu.Konuşma sırasında bütün laflar Neriman’a dokunduruluyordu.Neriman sonunda dayanamayarak ağlamaya başlar ve ağlarken “Ben alçak değilim baba,ben alçak değilim…”diyordu.Daha sonra ağlaması bitince her şeyi orada bulunanlara anlatır.Balodan ve Macit’ten vazgeçtiğini söyler.Doğu medeniyeti ürünü olduğu düşünerek bir kenara bırakmış olduğu udunu tekrar eline alır.Herkes Neriman’ın eski haline dönmesinden çok mutludur.</p>
<p>Feritlerden eve döndüklerinde herkes huzurludur.Mutsuz geçen günlerin ardından hepsi nihayet huzurlu günlerine geri dönmüşlerdir.Faiz Bey on gecedir, saatlerce uyumamıştı.Fakat bu gece öyle huzurlu öyle mutluydu ki rahat bir uykuya dalar. </strong></p>
<p><!-- / message --></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/f/fatih-harbiye-kitap-ozeti.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Felatun Bey İle Rakim Efendİ kitap özeti</title>
		<link>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/f/felatun-bey-ile-rakim-efendi-kitap-ozeti.html</link>
		<comments>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/f/felatun-bey-ile-rakim-efendi-kitap-ozeti.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 27 May 2008 20:17:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[f]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/f/felatun-bey-ile-rakim-efendi-kitap-ozeti.html</guid>
		<description><![CDATA[Mustafa Meraki Bey, Beyoğlu civarında oturan 45 yaşllarında bir beydi. 27 yaşlarında Felatun Adlı bir oğlu,15 yaşlarında Mihriban idi.
Mustafa Meraki Bey’in hanımı ilk gebeliğini 15 yaşında yaşadığı için diğer gebeliklerinde hep düşük yaptı. Doktorlar ilgilenmediği için, iç ebelere kaldı. Ebeler bez bağlayarak çocuğu düşürmediler ve çocuk düşürmediler. Mustafa Meraki Bey’in hanımı lohusalık hastalığından öldü.
Mustafa Meraki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mustafa Meraki Bey, Beyoğlu civarında oturan 45 yaşllarında bir beydi. 27 yaşlarında Felatun Adlı bir oğlu,15 yaşlarında Mihriban idi.<br />
Mustafa Meraki Bey’in hanımı ilk gebeliğini 15 yaşında yaşadığı için diğer gebeliklerinde hep düşük yaptı. Doktorlar ilgilenmediği için, iç ebelere kaldı. Ebeler bez bağlayarak çocuğu düşürmediler ve çocuk düşürmediler. Mustafa Meraki Bey’in hanımı lohusalık hastalığından öldü.<br />
Mustafa Meraki Bey , çocuklu olduğu için evlenmedi. Alafranga hayranı olduğu için kendine alafranga bir ev y yaptırdı. Evde bakıcılığı Rum bir kadın yapardı.<span id="more-1852"></span><br />
Mustafa Meraki Bey, Felatun’u mektebe verdi. Memur oldu, kaleme giderdi. Cuma günleri eş dost ziyareti, Cumartesi cumanın yorgunluğunu atar, Pazartesi alafranga yerlere gider,pazarın yorgunluğunu Pazartesi atar, Salı günü kaleme gidecek olsa havayı iyi görür Beyoğlu’na gider,Çarşamba günü kaleme gitse bile 9’dan 3’e kadar hafta içi ne yaptığını anlatırdı. Çarşamba akşamı iki şaklaban arkadaşla gelir,sabahlardı ve perşembeyi uyuyarak geçirirdi. Böylece yine Cuma gelirdi. Bu haftalar diğer haftalar gibi olurdu.<br />
Rakım Efendi, Tophane kavaslarından birisinin oğlu olup,bir yaşarında iken babası ölmüştü. Annesi ile kaldı.<br />
Rakım büyüdü mektebe gitti. Felatun’un tam tersine çalışırdı. Arapça ve Farsça’yı rahatça biliyordu. Hadis-i şerif ve Tefsiri çok iyi öğrendi. Matbaada çalışmaya başladı. Bir gün Rakım’ın arkadaşlarında birisi gelerek Fransızca bir kitabı Türkçe’ye çevirmek suretiyle 20 altın vereceğini söyledi. Rakım bu teklifi kabul etti. Kitabı Türkçe’ye çevirince dadı kalfaya söyleyerek 20 bin lirasını alarak eve geldi.<br />
Gazetelerde makale yazmaya başladı. Bu işi parasız gördüğü için arkadaşları ellerine para sıkıştırırlardı. Rakım evini onardı. Bu kadar masrafa rağmen parasız kalmazdı. Dadısı rakımı’ı birçok kez evlendirmeye kalkıştı. Ama Rakım beğenmedi. Rakım bir gün gezerken bir yaşlı adamın yanında güzel bir kız gördü. Onları takip ederek kapıyı çaldı. Yaşlı adama kızın satılık olup olmadığını sordu. Yaşlı adam kızın satılık olduğunu söyledi. Adama kız için 100 altın istedi. Rakım yanında 80 altın olduğunu söyledi. Ama 20 altını senet yaparak kızı eve getirdi. Kızı dadı kalfa görünce sevindi. Adını Canan koydu.<br />
Canan eğitilip öğrenmeye başlatıldı. Rakım da İngiliz kızlarına ders vermeye başladı. Ders için Cuma gününü seçti.<br />
Bu kızlar birbirine çok benziyordu. Rakım bir kağıda bir kalemle alfabeyi yazdı. Bir hafta ezberlemelerini istedi. Bu arada Canan’ı da okumaya başlattı. Her zaman eve geldiğinde onu dadısı karşılardı. Ama bu gün Canan karşıladı.<br />
-Dadı,her zaman seni ben karşılarken bu gün neden Canan karşıladı.<br />
-Bizim beyaz bir cariyemiz var, benim kara yüzümü görmektense<br />
-Yok yok dadıcığım senin yüzün ana yüzü gibidir, bilirim.<br />
Yine bir gün dersten sonra eve geldi. Evde olağan üstü bir şey gördü. Canan evde yoktu.<br />
-Dadı; Canan nerede?<br />
-Buradayım beyim.<br />
-Evin her yerinde aradım ama bulamadım.<br />
-Geliyorum deyip<br />
-Ne oldu?<br />
-Bir şey olduğu yok<br />
-Cariyen piyano öğrenmek istiyormuş bir de adam tutmuştu. Sana söyledik izinin olmaz diye.<br />
-Hala da izinim yoktur. Canan sessiz dışarı çıkarak diyerek dadısını uyardı.<br />
Bir yarım saat sonra Canan geldi. Evde beyinin olduğunu görünce korktu. Rakım :<br />
- Gel yavrum korkacak bir şey yok. Bundan sonra dadısız dışarı çıkmayacaksın. Piyano mu istediniz. Alırız. Öğrenmek istedin,öğretmen tutarız. Canan bu sözleri duyunca çok sevindi.<br />
Öğretmenin istediği piyano alındı ve derslere başlandı. Öğretmen Canan’ın azmini beğendi.<br />
Kış gelmiş günler kısalmıştı. O yüzden ders saatlerini akşam saat 2 den 3 buçuğa belirlemişti.<br />
O, akşam Tophane’den Taksim’e çıkarken bozacıların olduğu yere gelince Felatun Beyle karşılaştı.<br />
- Bu ne hal üzerine boza mı döküldü? Desem bozahaneye yeni giriyorsun.<br />
- Sorma birader aşçı dükkanında geçerken aşçının cama koyduğu mayonezle süslü balık tabağı,ayağım takılarak üstüme döküldü,tüm mayonez.<br />
- İyi ki cam bir yerime batmamış.<br />
- Evet efendim.<br />
Rakım Efendi sözü kesip oradan ayrıldı. Ev halkı Rakım’ı bekliyordu. Hemen oturuldu. Çorbalar içildi,sonra mayonezli balığın getirilmesi için aşçıya emretti. Aşçıdan mayonezin döküldüğünü duyunca aşçıya sinirlendi. İngiliz kızları Felatun Beyi sevmediklerinden gelmeyişinden sevindiler.<br />
- Felatun Bey de mi gelecekti. Gelirken onu görmüştüm dedi. Yemek yenip şarkılar eşliğinde şarkılar söylendi. Rakım Efendi eve döndü. O gün Perşembe günü olduğundan 10 buçuk sularında öğretmen geldi.<br />
- Sizde buralarda rast gelir miydiniz?<br />
- Bir adam evine gelmez mi?<br />
- Her adam gelir ama sizi aylardır göremedik.<br />
- İşlerin çokluğundan.<br />
- Haftada iki defa Beyoğlu’na geldiğiniz halde dostunuzun evine bir selam vermiyorsunuz.<br />
- Daha evinizin adresini sormayı unuttum.<br />
- Size ne ceza vereyim şimdi.<br />
- Evet efendim ne ceza verirseniz razıyım.<br />
- Vereceğim cezayı kararlaştırdım,zamanı gelince veririm.<br />
Ertesi gün Rakım,öğretmenin evine gideceği için erkenden kalkıp Beyoğlu’na çıktı,öğretmen Rakım’ı evde bekliyordu. Selamlaştıktan sonra dereden,tepeden konuşmaya başladılar.<br />
Derken konu açıldı.<br />
- Rakı içer misin Rakım ?<br />
- Bazen içerim,bazen içmem.<br />
- Ben çok seviyorum.<br />
- Az içilirse güzeldir.<br />
- Ismarlayayım.<br />
- Siz bilirsiniz efendim.<br />
Rakı içildikten sonra,öğretmen gitar çalarak romans denen şarkıdan söyledikten sonra;öğretmenin vereceği ceza aklına gelir. Rakım’ı arzulu bir şekilde öper.<br />
Rakım İngilizlere ders okutmak için acele acele geldi. Aşçı kapıyı vurup,Rakım’ın boynuna atlayınca,sımsıkı sıktı. Aşçı durumu anlayınca Rakımdan özür diledi. Böylece mayonez meselesi açığa vurdu. Aşçıya ve Felatun’a tüm olanlar anlattırıldı ve bunlar evden kovuldular.<br />
Rakım eve dönünce evden piyano sesleri geliyordu.<br />
- Sen yatmadın mı?<br />
- Sizi bekledim efendim.<br />
- Sana öğretmeninden selamı var. Artık gücenmez.<br />
- &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;<br />
- Canan evde canın sıkılıyor mu?<br />
- Hayır efendim.<br />
- Bak! Dadı kalfaya gezmek istersen söyle seni gezdirsin.<br />
- Dadı kalfa bana gezme teklif etti de ben kabul etmedim.<br />
- Aferin Canan. Diye kızın arkasını sıvazladı.<br />
Kışa doğru Rakım yine ders için öğretmenin evine gitti.<br />
- Rakım ! benim senin dostum olduğundan şüphen var mı?<br />
- Yok<br />
- Canan’a bir alıcı çıktı.<br />
- Çıkabilir.<br />
- Hem de nasıl müşteri.<br />
- Canan bilir.<br />
Oradan ayrılıp İngiliz kızların evine gittiğinde evde kimse yoktu. Sadece kızlar vardı. Bu kızların Osmanlı şiirinden aldıkları tada şaşıyorlardı.<br />
- İngiliz şiirleri hoşuma gitmez. Fransız şiirlerini severim.<br />
- Siz de duymadığım sözler duyuyorum. Niçin?<br />
- Biz odundan mı yaratıldık?<br />
- Siz de haklısınız, mademki şiir istiyorsunuz,öyleyse dinleyin.<br />
Çok güzel Hoca Hafız gazelini okuduktan sonra,anlamını bitirmek üzereyken anne ve babaları geldi.<br />
Kızlar bu şiirden çok etkilendi.<br />
Rakım eve gitti.<br />
-Canan senin hiç haberin yok . alıcı çıktı sana.<br />
- Alı&#8230;..cı&#8230;&#8230;.mı çıktı, Efendim?<br />
- Evet, görünüşte çok yağlı.<br />
- Beni satacak mısın efendim?<br />
- Sen ne dersin?<br />
- Siz bilirsiniz efendim.<br />
- Hayır ben seni yanlış tanımışım.<br />
- Beni satacak mısın?<br />
- Hayır satmayacağım.<br />
Bahar gelmişti. Yine günlerden bir gündü, Rakım yine öğretmeni ziyarete gitti.<br />
O günkü sohbet Kağıthane’den açıldı.<br />
- Gerçi Kağıthane dünyanın en güzel yeridir. Ama başka türlü gidilir.<br />
- Nasıl gidilir?<br />
- Gider misin?<br />
- Yalnız mı gideceğim?<br />
- Yok benimle beraber.<br />
- İstersen Canan’ı da alırız,isterseniz dadı kalfayı da alırız.<br />
- Ne zaman gidelim? Hazırlık yapalım.<br />
- Siz ne derseniz o zaman , ama Pazartesi günü Kağıthane’ye gidildi. Rakım, Canan ve öğretmeni gezdiler ve Dadı kalfa orada kaldı.<br />
Canan ve öğretmeni çocuklar gibi eğlendiler. İkindiye doğru yemek yendi. Çay içildi. İsteyen rakı içti.<br />
Güneşin son ışıklarına doğru eve döndüler.<br />
Rakım İngiliz kızlarına doğru gitti. Derslerine başladıktan sonra sohbete başladılar ve Cuma günü Rakım’a gidilmeye karar aldılar.<br />
Cuma günü gelip çattı. İlk olarak ev gezdirildi. Canan konukları karşıladı. Bahçeyi gezdirdi. Bahçedeki tavuk,horoz,kuşlar ve kuzuyu görünce kızlar.<br />
- Bizden fazla olmalarına rağmen bizden daha iyi ve güzel bir bahçe olduğunu söylediler.<br />
O gün bitti. Eve gidildi. İngiliz kızlar sohbete daldılar.<br />
- Canan bize Rakım’ın kendisini kız kardeşi gibi sevdiğini söyledi.<br />
- Hiç kız kardeşi gibi sevme olur mu?<br />
Can Rakımı sevdiği için bunu duyunca deliye döndü. Can iki gün içinde yataklara düştü. Doktor çağırıldı. Doktor hastalığı tam çözemediği için bir test yapmak zorunda kaldı. Babaya Can’ın sevdiği dört kişi getirin dedi. İngilizleri babası üç tane en sevdiği arkadaşını ve Rakım’ı getirdi. Hepsi teker teker içeri girdi. Hiçbir farklılık yoktu. Rakım içeri girdiğinde, Rakım Can’ın hal ve hatırını sorar ve odadan çıkar. Doktor bu hastalığın aşk olduğunu söyledi.<br />
Baba Rakım’dan Can ile evlenmesini ister. Rakım’da Can ‘ı sevdiği için,ben Can’ı kardeşim gibi sevdim. Bu yüzden evlenemem dedi.<br />
Kız doktorun demesine göre ölümüne iki gün vardı. Ama babadan yazılan mektupta Can’ın iyileşmeye ve acısının artmaması için buraya uğramamasını rica etti. Can, artık sağlıklıydı,kararını verdi. Almanya’daki halasını oğluyla evlenecekti.<br />
Rakım Canan nikahlandı ve nur topu gibi bir evlat verdi.</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/f/felatun-bey-ile-rakim-efendi-kitap-ozeti.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fanus kitap özeti</title>
		<link>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/f/fanus-kitap-ozeti-2.html</link>
		<comments>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/f/fanus-kitap-ozeti-2.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 27 May 2008 18:29:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[f]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/f/fanus-kitap-ozeti-2.html</guid>
		<description><![CDATA[Bu roman, ünlü psikiyatri uzmanı bir Dr. Jung’un fırtınalı yaşamından esinlenerek yazılmıştır. Dr. Jung, İsviçre’nin Zürih kentinde psikiyatrisklik yapan ve kıt kanaat geçinen bir kişidir. Evli ve evliliği mutsuzluk içinde geçmektedir. Hayatını renklendiren yegane şey ise, yanında çalışan Emma adındaki stajeridir. Dr. Jung’un evinde mutsuz olma sebeplerinden biriside karısıdır. Karısı, seksi fazla sevmeyen, fantazileri olmayan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu roman, ünlü psikiyatri uzmanı bir Dr. Jung’un fırtınalı yaşamından esinlenerek yazılmıştır. Dr. Jung, İsviçre’nin Zürih kentinde psikiyatrisklik yapan ve kıt kanaat geçinen bir kişidir. Evli ve evliliği mutsuzluk içinde geçmektedir. Hayatını renklendiren yegane şey ise, yanında çalışan Emma adındaki stajeridir. Dr. Jung’un evinde mutsuz olma sebeplerinden biriside karısıdır. Karısı, seksi fazla sevmeyen, fantazileri olmayan ve tek düze yaşamı tercih eden bir kadındır. Akşam olup yatağa girdiklerinde karısı, Dr. Jung ile sevişmek yerine kendi kendini tatmin ederek mutlu olmaktadır. Dr. Jung ise, karısının bu davranışları neticesinde bunalıma girer Mutlu olmak için şiddetle bir arayışın içindedir. O günlerde mutluluğu yanında çalışan stajeri Emma ile geçirdiği zamanlarda yakalamaktadır. Emma Dr. Jung’un sırdaşı gibidir. Onun bu ruh halini ve sekse olan düşkünlüğünü iyi bilmektedir. O günlerde bu ikili birbirlerine gerek ruhen, gerekse bedenen yetebilmektedirler. Aynı tarihlerde Almanya’nın Berlin (1913) kentinde zengin bir kadın mesleği psikiyatrist olan Magda yaşamaktadır. Magda’nın kocası yıllar önce ölmüştür. Magda, alımlı, seksi ve fantaziler dünyasında yaşamayı seven isterik bir kadındır. Magda üye olmayanların giremediği özel bir kulüpte çalışan kadınların tedavisiyle görevlidir. <span id="more-1841"></span>Magda’nın bu işte çalışmasının amacı para değildir. Dr. Magda o gece kulübüne gelen belli başlı müşterilerle yatarak cinsel arzularını tatmin etmektedir. Yine birgün özel bir müşterisi olan, Alman subayı (Albay) gelir Dr.Magda sevişme esnasında sadoşizm’den hoşlandığı için Albaya kırbaçla vurmaya başlar. Zaman içerisinde Dr.Magde kendini kaybederek daha şiddetli vurur ve Albay komaya girer. Kulübün müdürü olayı duyarduymaz Dr. Magda’yı apar topar yurt dışına yani İsviçre’nin Zürih kentinde küçük bir pansiyona gönderir. O ana kadar Dr.Magda ile Dr. Jung’un birbirlerinin varlığından haberi yoktur. Dr. Magda artık içindeki sapıkça duygulara gem vuramamaktadır. Psikoloğa giderek rahatlamak ister ve Dr. Jung’u tavsiye ederler. Zaman içerisinde Dr. Jung ve hastası olan Magda çok iyi bir sırdaş olur. Magda hayat hikayesini Dr. Jung’a anlatmaya başlar. Magda İtalya’nın Roma kentinde yine kendisi gibi zengin bir doktoru olarak dünyaya gelir. Çoçukluğu da yetişkinliği gibi erkeklere olan düşkünlüğü ile geçer.Genç kız olduğunda, en samimi arkadaşı olduğu halasının kızı İlse’nin kocası olan John’a göz koyar. Birgün av partisinde İlse’yi öldürmeyi planlar ve planı uygular. İlse’yi öldürdükten sonra John’a ulaşmak onun için zor olmaz. Bir süre sonra John ile evlenir. Birkaç yıl sonra John ölür. Artık Magda dul ve zengin bir fahişe olarak hayatına devam etmektedir. Çevresindeki herkesin tehlikeli düşüncelere sahip olduğunu çok iyi bilmektedir. Fakat onun bir cinayet işlediğini sadece Dr. Jung bilmektedir. Magda’nın sırları ve hayatı Dr. Jung’u çok etkiler ve ince bir çizgi ile çizilmiş bir dostluk başlar. Magda bir gün İtalya’ya dönmeye karar verir. İtalya’ya döndükten kısa bir süre sonra bir randevu evinden gece yarısı çıkarken kimliği belirlenemeyen birisi tarafından hançerlenerek öldürülür. Dr. Jung bu olaya çok üzülür. Magda’nın anlattıklarını ta ki bu kitap yazılana kadar Dr. Jung’da bir sır olarak kalır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/f/fanus-kitap-ozeti-2.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Falaka-Ömer Seyfettin kitap özet</title>
		<link>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/f/falaka-omer-seyfettin-kitap-ozet.html</link>
		<comments>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/f/falaka-omer-seyfettin-kitap-ozet.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 27 May 2008 16:33:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[f]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/f/falaka-omer-seyfettin-kitap-ozet.html</guid>
		<description><![CDATA[Her sabah Çarşı Camii`nin arkasındaki harap zaptiye ahırlarının önünden, bir serçe sürüsü gibi, cıvıl cıvıl neşeli geçerdik. Okul biraz daha ileride,alçak duvarlı,oldukça geniş bir avlunun ortasında idi. Bir kattı, etrafında yükselen büyük kestane ağaçlarının birbirine karışmış koyu gölgeleri bütün çatısını kaplardı. Biz daha avlunun kapısından Hoca girmeden Efendinin olup olmadığını, şöyle bir bakar, anlardık:
-Abdurrahman Çelebi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Her sabah Çarşı Camii`nin arkasındaki harap zaptiye ahırlarının önünden, bir serçe sürüsü gibi, cıvıl cıvıl neşeli geçerdik. Okul biraz daha ileride,alçak duvarlı,oldukça geniş bir avlunun ortasında idi. Bir kattı, etrafında yükselen büyük kestane ağaçlarının birbirine karışmış koyu gölgeleri bütün çatısını kaplardı. Biz daha avlunun kapısından Hoca girmeden Efendinin olup olmadığını, şöyle bir bakar, anlardık:<br />
-Abdurrahman Çelebi gelmiş mi be? </strong><br />
<strong>-Gelmiş, gelmiş&#8230; </strong><br />
<strong>Abdurrahman Çelebi, Hoca Efendinin eşeğiydi. Siyah, huysuz,inatçı bir hayvan&#8230; Her sabah bizler gibi erkenden okula gelir, akşama kadar kalır. Evlerimizden, sırasıyla getirdiğimiz kucak kucak otları, yazsa ağaçların, kışsa sol taraftaki abdestlik sundurmasının altında yavaş yavaş yerdi. <span id="more-1843"></span>Ona su vermek, onu tımar etmek okulda bir ayrıcalıktı. Hoca Efendiye kim yaranırsa bunu mükafat olarak kazanırdı. Okulun kapısına dar, taş bir merdivenle çıkılırdı. İçeri girilince ta karşı tarafta Hoca Efendinin rahlesi vardı. Rahlenin önünde top yavrusu, müthiş tuhaf bir kürek gibi siyah kayışlı, ağır falaka asılı dururdu. Hepimiz kırk çocuktuk. Kızları birkaç ay evvel bizden ayırarak başka yere almışlardı. Sınıf taksimi filan yoktu.Elifbeyi ,amme`yi her şeyi bir ağızdan okuyor,rakamları bir ağızdan sayıyor,bir ağızdan ilahi söylüyorduk. Bütün dersimiz sıkıcı genellikle bir bestenin asla manalarını anlamadığımız güfteleriydi. Hoca Efendi,ak sakallı,uzun boylu,bağırtkan bir ihtiyardı. Yaz kış, her zaman cüppesiz abdest almaya hazırlanmış gibi kolları, paçaları çıplak, sıvalı,yerinde otururdu. Öğleden sonra Çarşı Camii’ni süpürmeye gidip sonra hiç gelmeyen kalfa daha gençti. Müezzinlik de yapıyordu. Bize şeker, leblebi, keçiboynuzu, çiğdem gibi şeyler satardı. </strong><br />
<strong>Gönen’den geldiğimiz günden beri her gün okula devam ediyordum. En başta gelen zevkim falaka tutmak!&#8230;Fakat bir gün Hakim Efendi ile setre pantolonlu,asık suratlı biri geldi. </strong><br />
<strong>-Kaymakam Bey!Kaymakam Bey! dediler.</strong><br />
<strong>Sakalsız esmer, uzun boylu, aksi birisi. Kapıdan girdiği anda Hoca Efendinin işareti üzerine hepimiz ayağa kalktık. Birisi çağırıyormuş gibi elini, başını sallayarak biri yerimize oturttu. Hepimizi tek tek gözden geçirdi. Bir kaçımızı okutmak istedi. Oysa bizler tek ağızla, ahenksiz okuyamazdık. Yüzünü buruşturdu. Yere baktı ve başını salladı. Sonra gözlerini Hoca Efendinin başında asılı duran falakayı dikti, baktı baktı. Sanki ömründe ilk defa bir falaka görüyormuş gibi dikkat kesilerek öylece baktı. Döndü, selam vermeden çıkarken:</strong><br />
<strong>-Biraz dışarı gelirmisiniz, Hoca Efendi?&#8230; dedi.</strong><br />
<strong>Hoca Efendi korkarak divan duruyor gibi kollarını önüne kavuşturarak yürüdü. Hakim Efendi ile kaymakamın arkasından bahçeye çıktı. Dışarıda ne konuştuklarını bilmiyorduk. Ama falaka ertesi gün yine yoktu.</strong><br />
<strong>Falaka yasak olmuş&#8230;’ diyorlardı. Sözde, Kaymakam Bey etmiş!</strong><br />
<strong>Dayak korkusu kaldırılınca bizler kırk çocuk, öyle azdık, öyle kudurduk ki&#8230;. Ne yaptığımızı bilmez hale geldik, artık hiç hocayı dinlemiyor, yüzüne leblebi atıyor, yalvartıyorduk&#8230;</strong><br />
<strong>Dayaksız bizi okutamayacağını anlayan Hoca Efemdi, nihayet yine bir gün falakayı çıkardı. Bu defa baş ucuna asmadı, oturduğu minderi arkasına gizledi. Fakat şimdi kim kabahat ederse, eskisinden daha fena dövüyordu.</strong><br />
<strong>Çok iyi hatırlıyorum; kırk çocuk, hepimiz birliğiz. Aramızda bizi ele veren birisi çıkmıyor. Hoca Efendiye karşı tek bir vücut gibi hareket eder olmuştuk. Bir gün bahçede söz birliği ettik. İçeride hepimiz birden esnemeye başladık. Hoca Efendi de esnemeye başladı. Zavallı ihtiyar oracıkta uyuyuverdi. O zaman yerimizden kalkıp rahlenin üzerindeki enfiye kutusu aldık, hepimiz çektik. Bütün mektebin içinde bir hapşırmalar başladı. Hoca Efendi gürültüden uyanınca işi anladı. Enfiyesini kimin çaldığını sordu. Hep bir ağızdan ahenkle:</strong><br />
<strong>-Bilmiyoruz, bilmiyoruz, dedik</strong><br />
<strong>-Hepinizi falakaya çekeceğim.</strong><br />
<strong>-Bilmiyoruz, bilmiyoruz!</strong><br />
<strong>-Kimse söylemeyecek mi?</strong><br />
<strong>-Bilmiyoruz ki, bilmiyoruz ki!&#8230;</strong><br />
<strong>-Bilmiyorsunuz, öyle mi! Necip, git camiden falakayı çağır, çabuk.</strong></p>
<p><strong><font face="&amp;quot">Beş on dakika sonra falaka geldi. Korkunç bir sahne başlamıştı. Sopayı biri bırakıp biri alıyordu.</font></strong><br />
<strong>Artık nöbetleşe falaka tutuyorduk. Hepimizi sıra dayağına çektiler. O günden sonra Hoca Efendi </strong><br />
<strong>esneme ile hapşırmayı en büyük kabahat sanıyordu. Hele hapşırmak&#8230; kazara, kendiliğinden hapşıranı, ‘benimle eğleniyor musunuz?’ diye yere yıkıyor, bayıltıncaya kadar dayak atıyordu. Aksi gibi benim hiç durmadan esneyeceğim geliyor, hapşırmak istiyordum. Birkaç defa bunun için dayak yedim. Hoca Efendi dayağı bitirince bürün kuvveti ile rahlesine vuruyor:</strong><br />
<strong>-bundan sonra kim hapşırırsa şart olsun ki, öldürünceye kadar döveceğim! Diye bağırıyordu.</strong><br />
<strong>-&#8230; </strong><br />
<strong>-Şart olsun, kim hapşırırsa&#8230;</strong><br />
<strong>‘Şart olsun!’ Bu nasıl yemindi? Evde anneme sordum. Başını salladı. Gözlerini aç</strong><br />
<strong>-Çok büyük yemin! Dedi. </strong><br />
<strong>-Yalan yere bu temini eden çarpılır mı?</strong><br />
<strong>-Hayır.</strong><br />
<strong>-Ya ne olur?</strong><br />
<strong>-Daha kötü</strong><br />
<strong>-Nasıl?</strong><br />
<strong>-Karısı boş düşer.</strong><br />
<strong>Tam anlamadım. Ama bu yeminin dehşetini okulda</strong><br />
<strong>Okulda çocuklara bütün ayrıntıyla söyledim. Artık hep, evli adamlar gibi,</strong><br />
<strong>Yalan doğru, bizde ‘şart olsun!’ yemine başladık. ’Vallahi, billahi’ unutuldu. Hoca Efendi de artık her sabah rahlesine çökerken hiç unutmuyor. </strong><br />
<strong>- Kim hapşırırsa, şart olsun,öldürürüm! Diye tekrarlıyordu.</strong><br />
<strong>Bir gün öğle paydosundan sonra içeri girdik.</strong><br />
<strong>Her zamanki gibi derin bir uğultu&#8230; Ben baktım. Hoca Efendi dalmış güzel güzel uyuyor. </strong><br />
<strong>Hemen aya kalktım. Çocuklara dönüp, şahadet parmağımı dudaklarıma götürerek:</strong><br />
<strong>-Susunuz!&#8230;İşaretimi verdim. Seda kesildi. Hepsi dikkat kesilmiş ne yapacağıma bakıyordu. Gözüme rahlenin üzerinde, kapağı açık duran bir taba kadar büyük enfiye kutusu ilişmişti. </strong><br />
<strong>Yavaşça yürüdüm,ayaklarımın ucuna basa basa yaklaştım, kutuyu aldım. İçindeki enfiyelerin hepsini kitap yapraklarının arasına boşattım. Kutuyu yine olduğu gibi yerine bıraktım. Çocuklar çekmek için etrafıma toplandılar.</strong><br />
<strong>-Hayır, bu defa biz çekmeyeceğiz, dedim. Sonra hapşırırız. Uyanır.</strong><br />
<strong>-Ya sen ne yapacaksın?</strong><br />
<strong>-Görürsünüz&#8230;</strong><br />
<strong>-Ne yapacaksın, ne yapacaksın? </strong><br />
<strong>-Söylemem dedim. Çok güleceğiz.</strong><br />
<strong>Öyle bir şeytanlık aklıma gelmişti ki, daha yapmadan, gülüyor, katılıyordum. Çocuklar da bana bakarak gülüyorlardı. Bizim gülüşmelerimizden çıkan sese Hoca Efendi uyandı. Hemen kutuya baktı. İçinde enfiye yok&#8230; Sinirlendi.</strong><br />
<strong>- Kim aldıysa söyleyin,şart olsun gebertirim. </strong><br />
<strong>Hep bir ağızdan,ahenkle: </strong><br />
<strong>-Şart olsun, haberimiz yok! dedik.</strong><br />
<strong>-Kim aldı? Söyleyiniz. </strong><br />
<strong>-Bilmiyoruz, bilmiyoruz!&#8230;</strong><br />
<strong>-Pekala, bunu size gösteririm. Şimdi hapşırınca alan meydana çıkar. Şart olsun, onu falakaya yıkacağım. Sonra da öldürünceye kadar döveceğim. </strong><br />
<strong>Kazara hapşıracağız diye hepimizin korkudan sesi soluğu kesilmişti.</strong><br />
<strong>-Şart olsun&#8230;Ah bugün içinizden biri hapşırırsa&#8230;Şart olsun,öldüreceğim&#8230;</strong><br />
<strong>-&#8230;</strong><br />
<strong>-Ah şart olsun,biriniz hapşırırsa&#8230;</strong><br />
<strong>Akşam yaklaştı. Hoca Efendi kollarını kapatıp, çoraplarını,mesini giydi. Cüppesini omzuna aldı hep bir ağızdan,çarpım cetvelinin tekrarından sonra ilahiye başladık. En sonuna doğru yanımdaki çocuğa dürterek ayağa kalktım. O da kalktı. Ellerimizi kaldırdık. Hoca Efendi bağırdı:</strong><br />
<strong>Ne var? </strong><br />
<strong>-Abdurrahman Çelebiyi hazırlayalım mı?</strong><br />
<strong>-Haydi, ama çabuk!</strong><br />
<strong>Kapıdan çıktık. Her akşam Hoca Efendinin izin verdiği iki çocuk önceden çıkar, eşeğin yularını, semerini vururdu. </strong><br />
<strong>Taş merdiveni hızla indik. Abdurrahman Çelebi yiyemediği otların üzerine uzanmış yatıyordu. Tekmeleyerek yerinden kaldırdık. Yularını, semerini vurduk. Artık ilahi sesleri kesilmişti. Ben cebimden içi enfiye dolu kağıt boruları çıkardım. Usulca eğildim Abdurrahman Çelebi bir şey anlamıyordu. Bu borulardan bir tanesini bütün kuvvetimle burnuna üfledim. Genzine bir tabanca sıkılmış gibi şaha kalktı. İkinci boruyu üfleyemedim. Yularından sıkıca tuttum. Sıçrata sıçrata taş merdivenin önüne doğru götürdüm. Öteki çocuk yanımdan geliyor,gülmemek için sıkı sıkı eliyle ağzını tutuyordu. Hoca Efendi cüppesini giymiş, ağır başlıkla,yavaş yavaş merdivenlerden iniyordu. Çocukların hepsi bir kuş dizisi gibi arkasından iniyorlardı. Eşek şaha kalkıyordu. </strong><br />
<strong>- Ne olmuş bu hayvana? </strong><br />
<strong>- Bilmem efendim, uyuyordu&#8230; </strong><br />
<strong>- Gemini yanlış vurmuşsunuz. </strong><br />
<strong>- Hayır. </strong><br />
<strong>- Getirin bakayım. </strong><br />
<strong>Bütün çocuklar da hayretle bakıyordu. Eşeği taş basamağa yaklaştırdım. Tam bu esnada Abdurrahman Çelebi nezleye tutulmuş bir insan gibi ‘Pişih pişih’ diye başını sarstı, bütün çocuklar kahkahaya başladı. Hoca Efendi şaşırdı. Enfiyenin etkisiyle Abdurrahman Çelebi habire hapşırıyordu. Ben sanki hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi:</strong><br />
<strong>- Sizinle eğleniyor efendim, dedim. &#8211; Halt etmişsin&#8230; Daha da küstahlaştım: &#8211; Bunu da falakaya yıkmalısınız. &#8211; O,o hayvan&#8230;</strong><br />
<strong>Kahkahalarla katılan çocuklar:</strong><br />
<strong>-‘Falaka, falaka&#8230;’ diye bağrşıyorlardı.Ben onlardan cesaret alarak dedim ki: </strong><br />
<strong>-Ama Hoca Efendi, bu gün okulda, ‘Kim hapşırırsa, şart olsun falakaya yıkacağım.’dediniz. Eğer Abdurrahman Çelebi’yi affederseniz karınız boş düşer.</strong><br />
<strong>Çocuklar, ders gibi bir ağızdan ve ahenkle:</strong><br />
<strong>-Karınız boş düşer! Karınız boş düşer diye haykırıyorlardı.</strong><br />
<strong>Hoca Efendi bir an şaşırdı.</strong><br />
<strong>Bineceği zamanlar, ‘Oh benim Abdurrahman Çelebi, oh benim Abdurrahman Çelebi!’ diye diye sevgiyle okşadığı eşeğine dehşetle baktı. Kapının yanından çocuğun biri içeri koşmuş falakayı, değneği çıkartmıştı. Abdurrahman Çelebicik düzensiz aralıklarla durmadan hapşırıyordu, burnunu yere sürmek istiyordu.</strong><br />
<strong>Falaka, değnek, elden ele Hoca Efendinin önüne kadar geldi. Çocuklar gülmekten katılıyorlardı. Karınız boş düşer! Karınız boş düşer!&#8230; diye ahenkle durmadan tekrarlıyorlardı. Çocuklara mı, eşeğe mi, neye kızdığını bilmeyen Hoca Efendi,elinde olmadan:</strong><br />
<strong>-Yıkınız! emrini verdi.</strong><br />
<strong>Belki yirmi çocuk Abdurrahman Celebi’nin başına üşüştü. Uzun bir uğraşmadan sonra yere yapıştırdık! Arka ayaklarını falakaya taktık. Hoca Efendi sopayı eline aldı. Nallar gibi ‘tak tak’ vurmaya başladı. Eşek debeleniyor, çocuklar bağırıyor, gülüyor, naralar atıyorlardı. Müthiş bir gürültü&#8230; Ansızın arkadan bir çocuk:</strong><br />
<strong>-Kaymakam Bey! diye bağırdı.</strong><br />
<strong>Hepimiz sustuk. Yüzümüzü avlu kapısına çevirdik; siyah pantolonlu, kırmızı fesli, ekşi suratlı bir adam&#8230;Sağında solunda birer koltuk görevlisi, dimdik öylece duruyordu. -Ne oluyor, Hoca Efendi? diye sordu.</strong><br />
<strong>-&#8230;</strong><br />
<strong>Hoca Efendi fena halde şaşaladı. Önüne baktı. Değnek elinden düştü. Falakayı tutanlar ise bıraktılar. Kurtulan, ürkmüş zavallı eşek çifte ata ata, kestane ağaçlarının altına doğru kaçıyor,avazı çıktığı kadar anırıyordu. Kaymakam avluya girdi. Yavaş yavaş yürüdü. Okulun önüne geldi. Kaşlarını çatarak hiddetle tekrar sordu:</strong><br />
<strong>Hoca Efendi fena halde şaşaladı. Önüne baktı. Değnek elinden düştü. Falakayı tutanlar ise bıraktılar. Kurtulan, ürkmüş zavallı eşek çifte ata ata, kestane ağaçlarının altına doğru kaçıyor,avazı çıktığı kadar anırıyordu. Kaymakam avluya girdi. Yavaş yavaş yürüdü. Okulun önüne geldi. Kaşlarını çatarak hiddetle tekrar sordu:</strong><br />
<strong>- Ne yapıyordunuz?</strong><br />
<strong>- Şey&#8230; efendim&#8230;</strong></p>
<p><strong>Hoca Efendi kekeliyordu. </strong><br />
<strong>- Ne?</strong><br />
<strong>- Şart etmiştim. </strong><br />
<strong>- Ne demek? </strong><br />
<strong>- Hapşıran için.</strong><br />
<strong>- Ne hapşıranı?</strong><br />
<strong>- Eşek hapşırdı.</strong><br />
<strong>- Eşek mi hapşırdı?</strong><br />
<strong>- !&#8230;</strong><br />
<strong>- !!!</strong><br />
<strong>-Çocuklar, hem hapşırıyor, hem gülüyordu. Kaymakam, ağır başlılığına dokunan bu arsızlığa hiddetlendi. Isıracak gibi dişlerini göstererek:</strong><br />
<strong>-Defolun bakıyım oradan, terbiyesizler!&#8230; dedi.</strong><br />
<strong>Biz korktuğumuz için, hemen sustuk.</strong></p>
<p><strong>Sonra şaşkın,perişan halde yere bakan Hoca Efendiye döndü:</strong><br />
<strong>-Benimle beraber geliniz.</strong><br />
<strong>-Kaymakam önde, koltuk görevlileriyle Hoca Efendi arkada, çıkıp gittiler.</strong><br />
<strong>Bu olup bitenlerden sonra, okulda ne falaka gördük, nede Hoca Efendiyi!</strong><br />
<strong>Şimdi kimi hapşırırken görsem,küçükken yaptığım bu tuhaf muzipliği hatırlarım. Gülümserim. Kalbimde belirsiz tuhaf bir acı sızlar. Benim yaptıklarımdan dolayı hocalıktan kovulan, ihtimal aç kalan bu ak sakallı,fakır ihtiyarın zavallı hayali karşıma dikilir. Aradan zaman geçtikçe hafifleyecek yerde, daha da büyüyen bir vicdan azabı duyarım.</strong><br />
<strong>Fakat&#8230;</strong><br />
<strong>Fakat, bunun gibi, hayattaki her gülünç şeyin altında görünmez bir acı gerçek yok mudur?</strong><!-- / message --></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/f/falaka-omer-seyfettin-kitap-ozet.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
