<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kitap Özetleri,Kitap Özeti &#187; i</title>
	<atom:link href="http://www.kitap-ozetleri.com/category/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/i/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.kitap-ozetleri.com</link>
	<description>Kitap özetleri, kitap özeti, kitap eleştirileri, yazarlar, romanlar, hikayeler, masallar, biyografiler</description>
	<lastBuildDate>Sun, 23 Aug 2009 16:19:15 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>İzmir Hikayeleri Kitap Özetleri (Halid Ziya Uşaklıgil)</title>
		<link>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/i/izmir-hikayeleri-kitap-ozetleri-halid-ziya-usakligil.html</link>
		<comments>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/i/izmir-hikayeleri-kitap-ozetleri-halid-ziya-usakligil.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 21 Nov 2008 22:13:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[i]]></category>
		<category><![CDATA[Halid Ziya Uşaklıgil]]></category>
		<category><![CDATA[izmir hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[İzmir Hikayeleri Kitap Özeti]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kitap-ozetleri.com/?p=2232</guid>
		<description><![CDATA[Kitabın Adı : İzmir Hikayeleri Yazarı : Halid Ziya Uşaklıgil 1.KİTABIN KONUSU: Yazar bu kitabını, ömrünün son yıllarında yaşadığı olayları hatırlamak maksadıyla yazmıştır. 2.KİTABIN ÖZETİ:’’İzmir Hikayeleri’’eski izmirin buram buram kokan havası, kenar köşe semtleri, oraların her sınıftan ve hertipten insanları, o döneminyaşam ortamını , gelenek ve görenekleri, kısacası bir zaman kesitinin İzmir folkloru , örnekleriyle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kitabın Adı : İzmir Hikayeleri<br />
Yazarı : Halid Ziya Uşaklıgil</p>
<p>1.KİTABIN KONUSU: Yazar bu kitabını, ömrünün son yıllarında  yaşadığı olayları hatırlamak maksadıyla yazmıştır.</p>
<p><span id="more-2232"></span></p>
<p>2.KİTABIN ÖZETİ:’’İzmir Hikayeleri’’eski izmirin buram buram kokan havası, kenar köşe semtleri, oraların her sınıftan ve hertipten insanları, o döneminyaşam ortamını , gelenek ve görenekleri, kısacası bir zaman kesitinin İzmir folkloru , örnekleriyle , zengin bir kaynak halinde anlatılmaktadır.</p>
<p>3.KİTABIN ANA FİKRİ:Yazarın geçmiş yaşantısını hatırlamak maksadıyla yazdığı anısal öykülerdir.</p>
<p>4.KİTPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:Kitaptaki olaylar tamamen halk yaşantısından alınmıştır.Kitabın kahramanları ise yine olaylarda olduğu gibi tamamen halk içerisinde yaşayan normal halk insanlardan seçilmiştir.  </p>
<p>5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:Kitapokunmaya başlandığında kitabın önemli bir özrlliği göze çarpıyor .Bu kitaptaki kahramanların hemen hepsi  geniş, yaygın ve basit halk yığınları arasından seçilip alınmış oluşudur.Kitapta göze çarpan bir diğer özellik ise onun buradaki yazılarında süsten ve sanat kagısından çok , bunlardan soyutlanmış bir dil ve anlatımı vardır.Yani yazar bu kitabında tmamen halkın içinden seçtiği olayları sade bir şekilde yazmıştır.</p>
<p>6.YAZARIN HAYATI HAKKINDA KISA BİLGİ:Servet-I Fünun romancılarından.İstanbulda doğdu .1884’te ’Nevruz’ gazetesini , daha sonra ’Hizmet’ ve ’Ahenk’ gazetelerini kurdu.Fransızca, İngilizce, Almanca, İtalyanca, Arapça ve Farsça bilirdi.150’den fazla hikayesi vardır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/i/izmir-hikayeleri-kitap-ozetleri-halid-ziya-usakligil.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İnsanca Varolma Sanatı kitap özeti</title>
		<link>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/i/insanca-varolma-sanati-kitap-ozeti-2.html</link>
		<comments>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/i/insanca-varolma-sanati-kitap-ozeti-2.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 Jul 2008 12:41:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[i]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/i/insanca-varolma-sanati-kitap-ozeti-2.html</guid>
		<description><![CDATA[Kitabın isminden de anlaşıldığı gibi insanca varolmak bir sanattır. Biyolojik olarak insan şeklinde dünyaya gelmemiz, insana uygun şekilde yaşam süreceğimiz anlamına gelmemekte, hayatımızın kendimizi tanıma ve ifade etme süreciyle şekilleneceği kısacası kitabda da açıklandığı gibi bir doğuş yaşamakta ve herkezin kendi özünü ortaya çıkarması gerekmektedir. Yaşamakta olduğumuz 21. yüzyılda teknoloji başta olmak üzere herşey çok [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p id="post_message_14153145"><strong>Kitabın isminden de anlaşıldığı gibi insanca varolmak bir sanattır. Biyolojik olarak insan şeklinde dünyaya gelmemiz, insana uygun şekilde yaşam süreceğimiz anlamına gelmemekte, hayatımızın kendimizi tanıma ve ifade etme süreciyle şekilleneceği kısacası kitabda da açıklandığı gibi bir doğuş yaşamakta ve herkezin kendi özünü ortaya çıkarması gerekmektedir.</p>
<p>Yaşamakta olduğumuz 21. yüzyılda teknoloji başta olmak üzere herşey çok çabuk değişmekte ve bilgi bombardımanına mağruz kalarak neyin gerekli neyin gereksiz olduğu tespit edilemeden sürekli olarak önümüze getirilen ve sunulan bilgilerle fikirlerimiz oluşmaktadır. <span id="more-2178"></span>Aile başta olmak üzere kültür, anane ve eğitim sistemiyle farkında olmadığımız insan mühendisliği çalışmalarıyla sanki birer seri üretim ürünü bireyler yetiştirilmekte ve istenilen şekilde yönlendirilmektedir. Bu kitap okunduktan sonra anlaşılıyor ki yaşantımızı ne yazıkki bilinçli şekilde kendimiz yönlendiremiyoruz. Adeta akvaryumdaki balıklar gibiyiz. Ancak akvaryumdan çıkınca durumumuzu fark edebiliyoruz. Eğer gerçekten birer birey olmak ve özümüzü keşfetmek istiyorsak, bu kitap bizim için bir başlangıç en azından bazı sorular sormamıza neden oluyor.</p>
<p>Kitapda değerli düşünürlerin ve insanca varolma sanatını oluşturanların fikirlerine öz olarak değiniliyor. Belli başlı tespitler ise aşağıda belirtilmiştir.</p>
<p>İnsan olmak soru sormayı öğrenmektir. Kişiler yaşamın anlamını sorgulamak zorundadır. Duygular ve düşünceler bazılarının sandığı gibi birbirinin karşıtı iki ayrı eğilim değil tek ve bölünmez bir bütünün iki ayrı yüzüdür. İnsanı anlamak ise dağın iki ayrı yamacını aynı anda görebilmek demektir. İç yolculuğuna çıkan insanlar ancak başarılı olabilirler. Hayatı kaybetmekten daha kötüsü hayatın anlamını kaybetmektir. Horney’ e göre kişinin kendi özgün doğasını ve benliğini yitirmesi demek olan yabancılaşmanın temelleri ilk çocukluk dönemlerinde atılır. Anne babaların ve eğitmenlerin görevi, çocuğa kendini tanıma ve özgürce gelişme bilinci kazandırmaktır. “Bahçıvan bir gül fidanını besleyebilir de, kurutabilirde; ama onun gül fidanı değil de, bir meşe palamudu olmasına karar veremez.”diyor Moslow: insan aynı anda hem olduğu hemde olmak istediğidir. İnsan özlemleri, amaçları, beklentileri , kaygılarıyla bir bütündür. Eğitimin ve toplumun görevi, kendi gizli ğüçlerini gerçekleştirmesi için kişiye yardımcı olmak ve onu istediği yöne doğru uçması için yüreklendirmektir. Bu süreç içinde kişinin kendisiyle tanışması, iç dünyasına bakmayı ve kendi sesiyle konuşmayı öğrenmesi için gereksinim duyduğu tek şey sevgidir. Fromm ‘ a göre insan karmaşık bir bütünlüktür. Çoğu kez kendi varoluşundan kaynaklanan çelişki ve çatışmaları çözemez. Fromm açıkça şunu söylüyor: insanın en büyük sorunu : kendini, yaşamı ve diğer insanları severek, gelecekten korkmadan ileri doğru adım atmaktır.</p>
<p>May: Özgürlüğünden bir biçimde vazgeçmeye zorlanmış bir insanın besleyeceği nefret duygularının derinliğini anlayabilirsek , özgürlüğün insan için taşıdığı önemide anlayabiliriz. Başka bir anlatımla nefret etme ve öfke duyma, bazen bireyin rusal intiharını önlemenin tek yoludur. Örneğin kendisi olma ve varlığını özgürce geliştirme hakkı elinden alınmış bir insanın, nefret ve öfke duygularını geliştirmesi doğaldır. Özetle sağlıklı insanlar duygularını bastırmaz, onları akla ve ahlaka uygun biçimde dışa vururlar. Aksi halde özellikle dışa vurulamayan öfke ve nefret duyguları içe yönelir ve giderek bireyin özdeğer ve özsaygı bilincini yok eder.</p>
<p>Nietzsche’ ye göre özgürlük bir soru karşında “evet” yada “hayır” demekten çok farklı birşeydir. Özgürlük kendimizi şekillendirme, üretme ve yaratma deneyimidir. Kısaca “ gerçekte neysek, o olma becerisi ve hakkıdır. Kolay yaşamak istiyormusun? Sürüde kal ve sürü sevgisi uğruna kendini unut . Kişi değil de , sürüyü bir amaç haline getirmek, insanoğlunun en büyük hatasıdır. Goethe güncesine “ Ben on sekiz yaşındayken, Almanya da on sekiz yaşındaydı.”diye yazmıştır. Bu sözlerin anlamı açıktır. Nasıl bireyler gelişme ve ilerleme konusunda başarısız olabiliyorlarsa, toplumlarda geri kalabilirler. Bu bir yere kadar olağan karşılanması gereken bir durumdur.</p>
<p>Balzac, Napoleon’nun kahramanlık hikayeleriyle büyülenmiş bir Avrupa’ lı yazardır. Balzac, Napoleon’nun bir resminin altına şöyle yazar :”Senin kılıçla sonra erdiremediğin şeyleri , ben kalemimle tamamlayacağım. Balzac’ın bütün kahramanları tek bir azruyla yanıp tutuşmaktadır. “Bu kadın, bu araba, bu uşaklar, bu zenginlik, Paris ve bütün dünya benim olacak.” Yaşamak bir diğerini alt etmek , onu elegeçirmektir. Balzac’ a göre insan doymak nedir bilmeyen bir hayvandan farksızdır. Yaşamda tek güç şiddet ve iradedir. İnsanın dokusu budur. Başarı ve onur anlamsızdır. Balzac’ın yapıtları plansız ve yönsüzdür. Çünkü ona göre yaşamda öyledir. Değişmeyen kurallar ve değerler yoktur bu dünyada: bir yerde kutsal olan bir değer, başka bir yerde sıradan hatta lanetlenmiştir. Herşeyin değeri göreli ve kişiseldir. Onu ancak siz bilebilirsiniz. Size kaça mal olduysa onun değeri ancak odur.</p>
<p>Sartre “Toplum için geçerli olan insan içinde geçerlidir.”moderliğin sloganı haline gelmiş kalıp yargılara karşı savaşan çağdaş bir Don Kişot’ tur. İnsan kendi yaşamında başka bir şey değildir. İnsan kendi özünü yaratmakla sorumludur. Sartre herşeye meydan okuyan bir düşünürdür. İnsan daima kendisinin dışında bir varlıktır. Kendi dışında düşünerek ve kendini yitirerek var eder. insanın algıladığı evrenden başka evren yoktur. Yazgımız biz doğmadan belirlermiş değildir. Yazgımızı kendi seçimlerimizle biz yaratırız. Varoluşculuk insanı toplumsal sorumluluğa çağıran ahlaksal bir dünya görüşüdür. İnsan biraz iyi biraz kötü olabileceği gibi bazen iyi bazen de kötü olabilir. Başkalarının sorunlarına ilgi duymayan ve onlarla ilgilenmeyen insanlar, asla yeterince insanlaşmazlar. Sevgisizlik yaşama ve insanlara kayıtsızlık, kendi egosuna yoğun ve abartılı bir ilgi şeklinde ortaya çıkar. Anne babalık rollerini başarıyla gerçekleştiremeyen insanlar, sınırsız hoşgörüyle veya cezalandırıcı, baskıcı bir anlayışla sadece uyumsuz ve sorunlu çocuklar yetiştirebilirler.</p>
<p>İnsanın en büyük erdeminin Tanrılar’ bile ait olsa bencil ve zalim kararlara karşı koyma hakkıdır. Tanrı katından düşmesiyle düştü insanlık bu yüzden insan doğası kötüdür. Kötülük adeta genetik şifrelerimizin bir parçası olarak , kuşaktan kuşağa geçmektedir. Fromm’a göre insanın günahı bilme ağacının meyvesinden yemek değil, Tanrının emrine karşı gelmektir. Bu anlayış insanın doğasında bulunan merak ve öğrenme duygusunu suçlu görmek demektir. İnsanın bilme , anlama merakının günahkarlık sayılması , onun aklınında yok sayılması anlamına gelir. Sonuçta ilk itiaatsizlik eylemi, insanın özgürlüğüne doğru attığı ilk adımdır. İnsan olmak da budur.</p>
<p>Sokrates’ e göre toplumun ahlaki yönden ilerlemesi ve gelişmesi için , gelenekler ve dinsel öğretiler akılla sorgulanmalıdır. Gençler egemen düzeni sorgulamaya yöneltilmelidir.</p>
<p>Pazar ekonomisinde standartlaşma teknolojik üretim değil aynı zamanda beğeni anlayışı, tüketim alışkanlıkları , sosyal ilişki biçimleri kısaca düşünce ve duygularda standartlaştırılmıştır. Fromm’ a göre puta tapan bir insan nasıl kendi yaptığı putun önünde eğiliyorsa, bugün insanlıkta kendi yaptığı teknoloji putunun önünde eğilmiştir.<br />
Yunus Emre’nin bir şiirinde dile getirdiği gibi;</p>
<p>İlim ilim bilmektir.<br />
İlim kendin bilmektir.<br />
Sen kendini bilmezsen,<br />
Ya bu nice okumaktır.</p>
<p>Bireyler olarak öncelikle bol bol düşünmeliyiz. Yaptığımız hareketler ve davranışlar bilinçli ve düşünülerek yapılmış olmalıdır. Bu kitapta ve diğer başka kitaplarda yazılanlar kesin doğrular değillerdir. Burada bir yaklaşım yapılmakta ve farklı çözüm yolları hakkında bilgiler verilmiştir. Bence hepimiz düşünme yeteneğimize sahip olduğumuz için her konuda eleştiri şeklinde yada alışılagelmişin dışında yapılan tespitler karşısında hemen onaylayıcı olmayıp, kendi değerlendirmemizi yapmalıyız. Bence insanca varolmak daha da önem kazanmıştır. Aslında insanca varolma birey olmanın dışında, toplum olarakta hepimize çok kolaylıklar ve rahatlıklar getirecektir.</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/i/insanca-varolma-sanati-kitap-ozeti-2.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İlk Günkü Gibi kitap özeti</title>
		<link>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/i/ilk-gunku-gibi-kitap-ozeti-2.html</link>
		<comments>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/i/ilk-gunku-gibi-kitap-ozeti-2.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 13 Jul 2008 06:31:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[i]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/i/ilk-gunku-gibi-kitap-ozeti-2.html</guid>
		<description><![CDATA[İşten atılan ve kendini büyük bir parasal kaos içinde bulan yalnız Claire… Claire ile birlikte işten çıkarılan, evleneceğini düşünürken hayalleri yıkılan popüler Brooke… Ömür boyu kocası ve çocuklarını mutlu etmek için çabalamış, ama artık kendisi için bir şeyler yapmak isteyen anne Lorraine… Üç güçlü ve güzel kadın bir araya gelip bir iş kurmaya karar verdiklerinde, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p id="linkz01">
<p id="post_message_14435899"><strong>İşten atılan ve kendini büyük bir parasal kaos içinde bulan yalnız Claire…<br />
Claire ile birlikte işten çıkarılan, evleneceğini düşünürken hayalleri yıkılan popüler Brooke…<br />
Ömür boyu kocası ve çocuklarını mutlu etmek için çabalamış, ama artık kendisi için bir şeyler yapmak isteyen anne Lorraine…<br />
Üç güçlü ve güzel kadın bir araya gelip bir iş kurmaya karar verdiklerinde, aşk sınavına gireceklerini hiç düşünmemişlerdi. <span id="more-2140"></span>Her biri sevdiği erkek için özveride bulunarak, acı çekerek mutluluğu buldu…</strong></p>
<p><!-- / message --></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/i/ilk-gunku-gibi-kitap-ozeti-2.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İçime Gir Ama Sigaranı Söndürme kitap özeti</title>
		<link>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/i/icime-gir-ama-sigarani-sondurme-kitap-ozeti-4.html</link>
		<comments>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/i/icime-gir-ama-sigarani-sondurme-kitap-ozeti-4.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 02 Jun 2008 17:54:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[i]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/i/icime-gir-ama-sigarani-sondurme-kitap-ozeti-4.html</guid>
		<description><![CDATA[YAZAMAYAN YAZAR Günlerdir yazamıyordu. Çalışan insanları delicesine kıskanıyor içindeki boşluğun gün boyu nöbetini bekliyordu. Günlerdir hiçbir okuru ne telefon ediyor nede iki satır yazı yazıyordu. Adres ve telefon defterini çıkarıp onları tek tek aramaya başladı. Ama yinede bazı eski okurları onu evlerine konuk ettiler ve arkadaşlarına “yazamayan yazar” diye onu tanıttılar. Böyle durumlarda kendisini türü [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>YAZAMAYAN YAZAR</p>
<p>Günlerdir yazamıyordu. Çalışan insanları delicesine kıskanıyor içindeki boşluğun gün boyu nöbetini bekliyordu. Günlerdir hiçbir okuru ne telefon ediyor nede iki satır yazı yazıyordu. Adres ve telefon defterini çıkarıp onları tek tek aramaya başladı. Ama yinede bazı eski okurları onu evlerine konuk ettiler ve arkadaşlarına “yazamayan yazar” diye onu tanıttılar. Böyle durumlarda kendisini türü bitmiş egzotik hayvanlar gibi hissediyordu. Bir süre sonra artık kendi gibi insanları arayıp bulmuştu. Artık ona acı veren o ruhundaki gözlemci değildi , onun bir türlü göremediğiydi. Onu kendine sürgün eden bir kurguda yaşıyor olması değildi, asıl vatanının nerede olduğunu bilemeyişiydi.<span id="more-1888"></span></p>
<p>ÇAYCI ALİ</p>
<p>Yoksul ama benzersiz ve küçük mutlulukları var demekti. Çay henüz her şey bitmedi demekti. Çaycı Ali , okul okumamıştı ,okuyan bütün o zeki insanlar gibi hayatı bizlerden daha iyi biliyordu. Ali zeki ,gözlemci , hayatı iyi okuyan biriydi, ama bir o kadarda duygusaldı. Güneş gazetesinin o zamanki sahibi dünyanın en zengin adamlarından biri olan “Asil NADİR” di. Yılda bir iki kez gazeteye uğrar , kapalı kapıların ardında yöneticilerle konuşur ve dev gibi korumalarıyla yine Londra’ ya geri dönerdi. İlk kez kadrolu çalışmaya başladı ve iyi para kazanıyordu Cihangirde yeni bir ev tutmuş ve istediği gibi döşeyebilmişti.</p>
<p>Asil NADİR’in Londra da dolandırıcılıktan tutuklandığı gün aralarındaki en sakin insan Yine Çaycı Ali idi. Ve o borçlarını ödeyebilmek için aldığı eşyaları yok pahasına satmaya başladı. Ödenmeyen borçlar yüzünden sular idaresi gazetenin sularını kesmiş ve hademelerde artık işe gelmiyordu. Sekizinci ay olmuş yine maaş alamamıştı. Kitaplarını , daktilosunu sıkıştırdığı elbisesi ile yıllardır ayrıldığı karısının evine döndü. Yine bir sabah çakmağını yaktı ve haftalardır temizlenmeyen tuvaletlerden sızan ağır kokuların kapladığı karanlık merdivenlerden çıkıp Alinin çay ocağına çıktı. Ona çay söyledi kabul etti. Çünkü çay her şey kötüye gitse bile yaşamak güzel şey demekti.</p>
<p>DÜŞ ÜLKE</p>
<p>Geceleyin aniden elektrikler kesildi . Sokağın ucundaki elektrikçi henüz kapanmamış umuduyla koştu. Dükkanın ışıkları yanmıyordu, kapı açıktı içeri girdi. Delikten bakınca aşağıda insanların dolaştığını gördü. Merdivenlerden aşağıya indi yerin altında bambaşka bir kent kurulmuştu. Çevresindeki insanların kendi sokaklarından yüz yüze aşına olduğu çıraklar olduğunu gördü. Yukarıdaki şehirde tedirgin olan çocuklar burada son derece neşeli görünüyorlardı. Burası düş gibi bir yer neler olduğunu anlatır mısınız bana dedi. Mahcup bir tavırla biz buraya sosyalizmi kurduk dedi. İnsanlar bizlerle ortak şeyler yapmak istemezler. Bir an durdu gerçekten burada yaşamak istiyor musunuz ? Evet dedi . Başarı ve ayrıcalık kazandıkça yeni ıstıraplara , haksızlıklara gerilimlere neden oluyor. Ama yinede düş ülkeye kavuşabilmek için bu karanlık yerde kazandığım ve ayrıcalıkları terk etmeye hazır hissediyordu kendini . Demek ki henüz aşağıdaki düş ülkede yaşamaya hazır değildi.</p>
<p>SALİH ABİ</p>
<p>Bizden beş, altı yaş büyüktü Salih abi Tuhaftı uyumsuzdu, okumamıştı, kimsesi yoktu geniş yakalı eski moda gömlekler giyer gökyüzünü saatlerce seyrederdi. Herkese karşı çok dikkatli bir insandı. O çok eski şişe dibi gözlüklerini takıp birazcık yazdığı şiirlerden okurdu. Cahide SONKU’ya yazdığı bir şiir vardı ki onu okurken kendinden geçerdi. Bir hafta sonu hep birlikte şehir dışına gittik omzuna başını dayayan birinin elini tutup okşadı.</p>
<p>Hakkında çıkan kötü bir dedikodudan sonra Salih abiyi ne bir meyhaneye , bir geziye çağırdılar beraber geldiğimizde ise soğuk davrandılar o ise kendisini hiç savunmadı. Aradan aylar geçti yaz bitti zalim kış günlerinden biriydi. Arayan gazeteci arkadaşımdı Salih abi yi son kez görmek istiyorsan hemen taksiye atla gel dedi. Yaz geceleri hep birlikte içki içtiğimiz ama kışları kapalı meyhanenin önündeki sokağın kenarına kurduğu koca masada tek başına oturuyordu. Çırılçıplaktı ilk kez protesto etmek için elbiselerini yakmıştı. Rakı kadehi tutuyordu üzerine lapa lapa kar yağıyordu. Korkunç soğukta bile yüzündeki ifade yine her zaman olduğu gibi bağışlayıcı idi .Donmuştu Salih abi.</p>
<p>SÖYLESENE SANA NE YAPTIK BİZ</p>
<p>Güzel yaşamalı demekten başka sana ne yaptık . Diyalektiğe inanmazsan burada zaman geçmez. Beşiktaş ta çarşının içinde yeni bir restoran açılmış aslında lüks görünüyor pahalı bir yere benziyordu. Girse mi girmese mi diye düşünürken kendini içerde bir masada oturmuş buldu. “Hoş geldiniz yalnızsınız galiba” başını kaldırdı, lacivert önlüklü pembe fularlı , saçları iki yandan örgülü garson bir genç kızla karşılaştı. Tanrım ben bu yüzü nereden hatırlıyordum dedi. Ben sizi nereden tanıyorum. İstanbul da bir kültür merkezinde beni ağır bir dille eleştirmişti. Sol Ortodoks siyası gruplarının birinin üyesiydi. Ertesi gün yine restorana gitti gözleri garson kızı aradı ama görünürlerde yoktu. Onu bu sabah işten çıkarmışlardı. Müşterinin önünde dizini bükmüş o yüzden. “Bu yüzden insan mı kovulur” diye bağırdım. Beni ite kaka sürükleyip erzak deposu gibi bir yere getirdiler her tarafıma vuruyorlardı bir ara tekme ve yumruklar kesildi. Mutfağın yanındaki erzak deposunun kapısı açıldı biri beni restoranın arka kapısına çıkardı ve kapının önündeki basamaklara oturttu. Hem diyalektiğin yasalarına göre böyle olması gerekiyordu. Diyalektiğe inanmazsan burada zaman geçmez abi.</p>
<p>SEMPATİZAN</p>
<p>Üniversiteye yeni başlamıştı. Yolu Ankara’ya düşmüştü. Bir öğrenci yurdunda kalmıştı. Oraya bir İllegal bir öğrenci geldi . Hızlı bir militan olduğu belliydi. Üniversiteye kayıt olur olmaz girdiği İllegal örgütte sempatizandı. Örgütün şefi içimden geçenlerin ne kadarını bilir benim hakkımda ne düşünürdü bilmiyordu. Sonra askeri darbe geldi bizim örgütü ve bütün örgütleri kapattılar. Hepimiz dört bir yana savrulduk. Aradan yıllar geçti şef ve yardımcısı hediyelik eşya dükkanı açmışlardı. İş yerlerini sora sora güç bela buldum. Bana yine sempatizan diyorlardı anlamıştım gerçek adımı bilmiyorlardı. Eski şef “şimdi sen ne iş yapıyorsun” diye sordu. Ona işsiz olduğunu söyledi. Ve iş tekliflerini kabul etti. Çalışanlara maaş ya geç ödeniyor hakkını arayanları da kovulmakla tehdit ediyorlardı. İlk ay maaş vermediler yıldızlardaki hapishanelerde yatan arkadaşlarına gönderdiklerini söylüyorlardı. Maaşına karşılık müzik kutusunu ayırdı yanına. Aradan yine yıllar geçti Eski şefle yardımcısının iflas ettiğini öğrendi. İstanbul’da Boğazın kenarında bir balıkçı barınağında yaşıyorlardı. Bu ülkede kim olduğunu ve ne olması gerektiğini bilmeyen bir sempatizandı o.</p>
<p>ÇIPLAK</p>
<p>Anadolu Hisar hanesindeki balıkçı tanıdıklarının yanında almıştı. “Sizi asla düşünmüyoruz, sizin neler çektiğiniz umurumuzda bile değil” diyerek, balıkçılardan biri kibarca onu sandaldan kovmuştu, ve o gece şiddet yanlısı bir nihilist olmaya karar verdi. Balıkçılar gecenin geç vaktinde içkilerini bitirmiş sandallarını terk etmişlerdi. Ama aralarındaki tartışma bitmemiş ve alevlenmişti. Hatta bir ara biri diğerine yumruk salladı ve öbürü yere yuvarlandı. İki balıkçı arkadaşlarını bırakarak oradan uzaklaştılar ve hiçbir şey olmamış gibi öpüşüp vedalaştılar. Doğuluk bizim insanımızın bütün değerlerini çürütmüş aydınımızı ise kompleksli ve halkını küçümseyen zavallı konumuna düşürmüştü. Onu küçümseyen onu asla anlamayacak ve değer vermeyecek bu devleti sarsmak ve bu sisteme karşı koymak için militan derviş olarak mücadele edebileceğini düşünüyordu. Bu yüzden büyük özlemi militan bir derviş olmaktı. Türkiyeli bir suçluydu o, adı Cezmi ERSÖZ dü.</p>
<p>ÖMRÜM İSYANKAR</p>
<p>Otobüs aksi gibi bir saat rötar yapmıştı. Saat 24:00 di ve sokağa çıkma yasağı başlamıştı. Son askeri darbe olalı aradan kaç gün geçmişti şimdi hatırlamıyorum düşünceleri karışmış ve bu yüzden yolunu kaybetmiş garip bir yaratık gibi düşünüyorken ansızın önünde siyah reno marka bir araba durdu. İçindeki ile nereye gittiğini sorarak beni oraya bırakmayı teklif ettiler ürkekte olsa bindim. TRTde çalıştıklarını öğrenince korkum biraz olsun geçti. Beni aradığım evin önüne kadar bıraktılar. Zili bir uzun bir kısa çaldı parolaydı bu kapıyı bana meraklı gözlerle bakan genç bir kız vardı arkadaşının adını verdi kendini tanıttı evin etrafı darmadağın ve buz gibiydi. Ama şair arkadaşını odası sıcaktı. Pazar akşamları ve diğer günlerin akşamları soframız pek yoksul olurdu. O zaman şarkılarla doyururduk karnımızı. Onun bizlerden daha önemli işleri randevuları ve zaman zaman katıldığı gizli toplantıları vardı. Şairi o kadar çok seviyorlar ve onun kendi evlerinde kalmasından o kadar mutluydular ki ailelerinin gönderdiği harçlıklar geçinmelerine yetmediğinden okuldan çıktıktan sonra ev ev dolaşıp çorap nevresim vb. şeyler pazarlıyorlar ve kazandıklarının bir kısmını şaire cep harçlığı yapsın diye veriyorlardı. İstanbul’a döndükten kısa bir gün sonra bir iş için yine Ankara ya gelmem gerekti. “Bizim her şeyimizi çaldı tek kelimeyle her anlamda göçtük”. Yok pahasına satmıştı onları, iş sadece bunlarla da bitmiyordu yatırmak için aldığı telefon, kira paralarını da almış ve ödememişti. Telefon birkaç hafta sonra kapanmış ardından ev sahibi kapıya dayanmıştı. Demek ki güvenip evlerini açtıkları bir şair ağabeylerinin ihanetinden sonra bir zamanlar birlikte yaşadıkları o hülyalı , o çocuk ruhları hayatın sert kayalarına çarpmış ve parçalanmıştı. Ve aradan uzun yıllar geçti. Geçen gün hiç bir şey olmamış gibi yapıp yanıma geldi ve ben sormadan o söyledi özelleştirmeyi öven bir reklam filmi hazırlıyormuş. Şiiri ise çoktan bırakmış.</p>
<p>ŞARKICIYI KAÇIRMAK</p>
<p>Amerikalı şarkıcı üç protest şarkı daha söyleyip gidecekti. Bütün zamanı aylar öncesinden en küçük ayrıntısına kadar planlanmıştı. Birden kaçırmalıyım, ona hiçbir şirketin finanse etmediği şiirlerimi okumalı, güvenlik firmaları tarafından korunmayan hayatımı göstermeliydim. Onu babamla birlikte gittiğimiz tekerlekli ve tahtadan çay ocağı olan eski çay evine götürecektim. Gittiğimiz yerde ona şiirlerini okumak istiyordum. Ama o buna “imkansız, olmaya bilir istersen sen şimdi oku” dedi. Tam o sırada televizyona muhalefet partilerinden birinin lideri çıktı ve öfkeli bir ses tonu ile ünlü protest şarkıcının kaçırılmasını lanetledi. Bu sözlere protest şarkıcı alaylı bir şekilde gülümsedi. Bu sırada bir posta treni geçmeye başladı pencerenin birinde babamı gördüm. Kaçırdığın protest şarkıcı emektar çaycı aynı anda henüz her şey bitmedi dediler ve en son bende aynı şeyi tekrarladım. Henüz her şey bitmedi.</p>
<p>CAMLARI SİYAHA BOYALI PAVYON</p>
<p>Kötünün rengine boyanmıştı pavyonun camları siyahtı. Oysa ne çok haksızlığa uğramıştı siyah renk pavyonun camları siyahtı pavyon kendine kapanmıştı. Üniversitede okuduğum yıllarda Beyoğlu’nda muhasebecilik yapan dayımın yanında çalışırken defterlerini tuttuğumuz böylesi pavyonlara sıkça girer çıkar ,buradaki kadınların işlerini düzenlerdim. Beni çok severlerdi. Oturacak bir yer aradı kendine. Bir anda saçları iki yanında örülü beyaz gömleği dizinin altına kadar gelen beyaz çorabıyla on yaşlarında bir kız Ayşe’nin mumlarını üflediği postadan kesilmiş ince bir dilimle limonatayı ikram ederken, garson “iyi geceler buyurun bu size ikramımız ,siz bizim bu gece tanrı misafirimizsiniz” dedi. “Kızımın doğum gününe gelmekle şeref verdiniz “ diyerek elimi sıktı. Asıl kötülük; çıkarları gereği kendini olumlu, legal, iyi sanıp dünyayı ve ruhlarımızı mahveden bu sistemin kurgusuna hiç direnmeden bir an önce uyum sağlayan insanlarda görüyordu. Ben kendimi eskiden kapısını korkarak aralayıp girdiğim bu camları siyaha boyalı pavyona benzettim.</p>
<p>ARKA ODA</p>
<p>Artık hiçbir işte çalışmayacaktı. Kimseye boyun eğmeyen bir aylak olacaktı. Seyfi isminde oğlunun evinden kovduğu çok yaşlı kalp hastası biriyle yaşıyordu. Seyfi amca emekli bir inşaat işçisiydi. Bir gün kahvede otururken çaycı beni telefondan aradıklarını söyledi. Merakla telefona yöneldi. Hafta sonunda onlara bu imkanı tanırsak bir yıllık kirayı ve acil masraflarımızı karşılayacaklarını söylüyorlardı. Üç gün sonra bir Cumartesi sabahı geldiler. İki erkek bir kadın, Seyfi amca yerdeki yatağın kenarına ilişmiş bende gazeteyle kapatmış camın önünde onları seyrediyordum. Kapıyı açmamı istediler, hayır dedim. Bu inadım onların iştahını kabartmıştı. Birden bire saldırıp, beni kenara itip kapıya yüklenmeye başladılar. Belimden tabancamı çıkarttım ve def olun gidin buradan paranızı başınıza çalın defolun diye bağırdım. Belki de hayatımda ilk kez romanlarda aradığım o kadını gerçek hayatta bir gün bulacağıma inanmaya başlamıştım . Ömrümü ilk kez ona laik buluyordum.</p>
<p>SUÇTUR ÇOCUĞUN OLMAK</p>
<p>Kadınla erkek büyük şehirlerin birinde muhtemelen bir hafta sonunda vakitlerinden akşam üstü evlerinin salonunda dertleşmektedirler. İkisi de birbirine uzak olmanın nedenlerini düşünmektedirler. Kadın kimseyi kocasını sevdiği gibi sevmediğini söylemekte ve ondan ayrılmak istese bile ondan kopamadığını, hayatını onunla sürdürmek istediğini belirtmektedir. Her yerde her şeyle karısını görmekte olduğunu söylemektedir. Kadın yaşadıkları inançsızlık, yalnızlık ve dinmek bilmeyen öfke ve hırçınlığı giderici bir teklifte bulunur. Bir çocukların olmasını. Adam suçtur çocuğun olmak diye cevap verir. Buna kendinin mutsuzluklarına bir çocuğuna etkilenmemin doğru olmayacağını savunur. Erkek bu dünyada herkesin hatırlayacağı hiç unutulmayacağı bir insan olmak istediğini dile getirir ve sadece kadını onun hatırlamasını yetmeyeceğini söyler.</p>
<p>HAYAT GÜZEL ÖMÜR KISA</p>
<p>Gazetedeki adam bir otogarı andırıyordu. Uzak şehirlerden gelenler, yıllar önce yitirdikleri dostlarını arayanlar, kimsesizler hep benim odama gelirlerdi. Nasıl olduysa bir gün odamda tek başınaydım, dışarıda yağmur yağıyordu. Odamın kapısı yavaşça açıldı. İçeriye elleri ve yüzü morarmış bir adam girdi. Yağmur adam hapisten yeni çıkmıştı bu çehre iş aramaya gelmişti. Aradan bir iki hafta geçti kapım yine usulca açıldı henüz işle ilgili bir haber çıkmadığını söyledim. Adam hayaletini bırakıp gitti. Bir gün adam otogar gibi beni yanına çağırdı. Yazımı yarım bırakıp kalktım. Salonun ortasındaki büyük odaya girdim. İçeride yağmur adam oturuyordu. Ama bu sırada yağmur adam beni yine yanına çağırdı ve masanın üzerinde benim yazım duruyordu. Kurşun kalemle çizilmiş, bir çizgi ile yazılmış yazım neredeyse ortasından ikiye ayrılmıştı. Yazının üst kısmını beğenmediğini dile getirdi Sadece alt kısımdaki bölümün basılacağını haber vermek için beni çağırdığını söyledi. Bir grup arkadaş gazeteden ayrılmak zorunda kaldık. Aradan bir yıl geçmişti ki eski eşimin ameliyata alındığını duydum, soluğu hastanede aldım. Bir sabah elimdeki çiçeklerle merdivenlerden çıkarken alt kattaki odada yağmur adamın karaciğer kanseri olduğunu duydum. Hiç düşünmeden odasına girip çiçekleri yatağının baş ucuna koydum. Gözleri doldu. Niçin geldiğimi sordu . Tıpkı onun bana dediği gibi hayat dedim hayat.</p>
<p>ZEMİN KATTAKİLERİN ÖYKÜSÜ</p>
<p>Sabah kahvaltılık bir şeyler alabilmek için bakkala indim çıkarken değil, eve dönüşümde fark ettim. Zemin kattakiler taşınmıştı. Genç adamla apartmanın girişinde sokağın kapısında karşılaştığımızda selamlaşırdık. O bana çok benziyordu. Sanıyorum oda bunu hissetmişti. Henüz çok gençti ve saplantıları benimki kadar derinleşmemişti. Birbirimize benzediğimizin ortaya çıkmasından ne kader ürküyorsa ben o kadar ürküyordum. Oturdukları kiranın parasını ödeyemeyip daha yoksul bir semte taşınacaklarını ev sahibinin pencereleri gazete ile örteceğimi ve benim onların ölülerini yazmaya karar vereceğini biliyordu. Bu muydu hayatımızın yazısı vermeyi düşündüğümüz ama hep ertelediğimiz sevgiler. Nereden biliyordu. Şu an kapımda duran genç komşunun bütün bunları aklından geçirdiğini. Çünkü o apartmanın zemin katında kalan genç adam bendim üçüncü katta ise Cezmi ERSÖZ adında bir yazar vardı.</p>
<p>SEN BANA AZ ZARAR VERİRSİN</p>
<p>Hiçbir yere gitmek istemiyordum. Evim yaralarımı sardığım yerdi. Şimdi ise bana yabancıydı. “Evine götür ne olur çok üşüyorum” diyordu dönüp baktım. Genç bir zenci kadın vardı yanımda. İstanbul’da doğmuştu, üniversiteyi geçinebilmek için yarım bırakmıştı. Eve girdik. Mutfağa girip bira şişelerini açtım. Yaşadığı eziyetler onu bu dünyadan koparıyordu. Göz yaşları ile konuşurken bir ara kalkıp yatağını hazırladım ayrı yataklar hazırladığımı görünce “birlikte yatmayacak mıyız, içime girmeyecek misin” diye merakla sordu o bu güne dek tek sevip bağlandığım ve hep az zarar verdiğimi düşündüğümü ve bununla kendimi avuttuğum bütün kadınların ortak ruhu ruhlarının toplamıydı sanki. Birden fermuarını çözdü kilodunu çıkardı beni nasıl aşağılayacağını biliyordu.” gir içime ama sigaranı söndürme oramda” dedi. Sesi kesildi, öylece kalakaldı. Bir süre koluna girip yatağına götürdüm. pijamasını giydirdim , göz yaşlarını sildim. Odama çekildim sonra uyandığımda yastığımın üstündeki fularını fark ettim . Beni rahatsız etmeden usulca çekip gitmişti.</p>
<p>ACI BİR ŞARAP GİBİ AKSIN HAYAT</p>
<p>Beyoğlu’nda 3. Sınıf bir otelde bu otelin ıssız bir odasındaydım. Evet bir benliğin var. O da yaralı. Kapıyı vuruyor birisi. Açıyorum. Yan odaya taşınmış yaşlı Saniye hanım odasına çağırıyor beni, gidiyorum. Ona gelen mektupları okumamı istiyor. Buruşuk elleriyle ellerime sarıldı. Bütün gücümle sarıldım, ellerime düşmesin diye. Sabah uyandığımda yanımda yoktu. Beyoğlu kedilerini doyurmaya gitmişti. Anladım. Saniye hanım, bu yaşlı bu kimsesiz haliyle bile benden daha bahtiyardı. Beyoğlu’nda ıssız bir otel odasındayım odadaki pencerenin altında acı bir şarap gibi akıyor hayat.</p>
<p>ARTIK EVLERİN DUVARLARI ÖYLESİNE İNCE Kİ.</p>
<p>Üst katımda oturuyorlar. Yeni taşındılar ,evli değiller. Sanırım yıllardır birlikte oldukları belli. Aralarında küçük bir sorun var gibi. Yaşadıkları tutkulu aşk çoktan bitmiş, tüketmişler. Aşklarını son günlerde. Genç adam eve oldukça geç saatlerde alkollü geliyor. O geldiğinde kadın genellikle uyumuş oluyor. Ama genç adam bir şekilde onu uyandırıyor ve sevişmeye ikna ediyor. Sevişmenin sonuna doğru genç adam ağlamaya başlıyor. Genç kadın bu ağlamaya yitirdikleri aşka geriye dönüş gibi ağlıyor. Yattığım odadan duyuyorum bütün bunları. Çünkü evlerin duvarları öylesine ince ki.</p>
<p>BİR GRUP DUYARLI DEMOKRAT</p>
<p>Otobüsümüzde beş ünlü insan vardı. Şair, romancı, müzisyen, insan hakları savunucusu; bir aydını hapisten kurtarmak, düşüncenin özgür olmasını sağlamak için meclise gidiyorduk. Yolculuğumuzla ilgili haber hemen bütün gazetelerde yayınlanmıştı. Bu şehirle ilgili son bir ümidimiz kalmıştı; oda televizyondaki akşam haberleriydi. Haberlerimiz verilmişti. Ama sadece beş ünlü insandan bahsedilmişti. İşte o gün beş ünlü insanla odalarımızı ayırdık. Sonunda bir gün meclise vardık. Kapıda bizi Meclis Başkanı ve Millet vekilleri karşıladı. Konuşmayı ünlü müzisyen yapmıştı. Dönüşte hiç beklemediğimiz bir olay yaşadık. Otobüsümüz uçuruma yuvarlandı. Hepimiz kanlar içinde dışarı fırladık. Herkes kendi derdine düşmüştü. İşte bu anda ünlü insan hakları savunucusu kanlar içinde doğruldu. Ölüm ünlü ünsüz ayrımı yapmıyordu. Ertesi gün gazetelerde” Meclise gelen beş ünlü kişinin çok büyük bir kaza geçirmiştir “yazısı çıksa bile ölümcül kazanın bize kazandırdığı kardeşlik duygusunu unutmayacağını artık çok iyi biliyorduk.</p>
<p>ARTIK BİR ŞEYDEN EMİN OLMUŞTUM</p>
<p>Yıllardır film oynatılmayan,terk edilmiş,metruk bir yazlık sinemanın içinde yaşıyorlardı. Emekli tütün işçisi Zühre Teyze,Vatanperver Suphi,Demiryolcu Namık Amca,İğneci Nermin Abla,Fransız Nuri,Komünist Kemal Saksofon Tamircisi Rafet Amca . Hepsi komünistti. Kendilerine deli gözüyle bakanlara hiç aldırmazlardı,herkese sevgiyle ve sonsuz ilgiyle bakarlardı. Halk, kentlere hücum ediyordu,tiksinen kentli aydınlarsa doğaya,doğanın gizli köşelerine saklanmaya gidiyorlardı. Bu şehirde,bu sokaktaki kimselere benzemiyordun. Senin bedenine girerek bu geceyi de güven içinde geçirmek istediğimi anlamıştın.”Çok istiyorsan sevişelim,ama bak güneş ne güzel doğuyor” dedin.</p>
<p>Ezberimde aşkla ilgili sana söyleyecek hiçbir şeyim kalmamıştı. Ama aşkın o derin ,yaralayıcı hastalığı gelip bulmuştu beni. Sonraki günler mahallenin arkasındaki tepeliğe devrim ağaçları dikmeye gidiyordunuz. Bu çağa günümüze uymayan bir özgürlük anlayışıydı,savunduğunuz. Duyanlar şaşırıyordu. Kendinizi herkesten ve dünyanın kaderinden sorumlu hissediyordunuz. Kurşunladılar. Tam o sırada likör getiren Zühre Teyze hedef oldu. İşte o an kimlerin ızdıraplarını yüklendiğimi anladım. Ertesi gün cenazeye bende katıldım. İşte o an hayatımın kalan yarısını seninle geçireceğime emin oldum</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/i/icime-gir-ama-sigarani-sondurme-kitap-ozeti-4.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İNSAN SARRAFI kitap özeti</title>
		<link>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/i/insan-sarrafi-kitap-ozeti-4.html</link>
		<comments>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/i/insan-sarrafi-kitap-ozeti-4.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 16 May 2008 09:36:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[i]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/i/insan-sarrafi-kitap-ozeti-4.html</guid>
		<description><![CDATA[İnsanlık tarihinden itibaren toplumlar arasında en çok merak edilen konular arasında ölüm ve ölümden sonra hayat ve ruh ilk sıralarda yer almıştır. Filozoflar ve toplumlar, bu konular üzerinde değişik metot ve anlayışlara sahip olmuşlardır. Her biri, ölümsüzlük ve ruhun ölümsüzlüğü hususlarında değişik görüşler sarf etmişler, kimileri kendilerinden öncekileri takip etmiş, kimileri o zamana kadar hiç [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><font color="#8b0000">İnsanlık tarihinden itibaren toplumlar arasında en çok merak edilen konular arasında ölüm ve ölümden sonra hayat ve ruh ilk sıralarda yer almıştır. Filozoflar ve toplumlar, bu konular üzerinde değişik metot ve anlayışlara sahip olmuşlardır. Her biri, ölümsüzlük ve ruhun ölümsüzlüğü hususlarında değişik görüşler sarf etmişler, kimileri kendilerinden öncekileri takip etmiş, kimileri o zamana kadar hiç duyulmamış, ve insanların kabullenmeleri daha zor olan görüşler beyan etmişler; kimileri de dogma anlayışlara kilitlenip kalmışlar. Fakat günümüze kadar bu konular üzerindeki araştırmalar devam edegelmiştir&#8230;<span id="more-1756"></span><br />
<font face="Verdana"><font size="2">Yazar, Dr.James’i savaş yıllarında (1914-1918) tanımıştır. Dr.James, yazarın irtibat subayı bulunduğu tümene hekim olarak atanmasıyla, yazarla olan dostlukları filizlenmeye başlamıştır. Savaş zamanının korkunçluğuna rağmen aralarındaki dostluk ikisi içinde hoş bir anı olarak kalmıştır.</font></font></font></em><br />
<em><font color="#8b0000"><font face="Verdana"><font size="2">Ancak, şartların bir araya getirdiği bu iki insanın dostluğu, savaşın sona ermesiyle yine şartlı olarak, yazılan bir mektuptan sonra unutulmaya yüz tutmuş bir hale gelmiştir, ta ki 1923 baharına kadar.</font></font></font></em><br />
<em><font color="#8b0000"><font face="Verdana"><font size="2">British Museum’da araştırmalar için Londra’ya gelen yazar, kendini yalnız, hüzünlü ve yorgun bulduğu bir günde, Dr.James’in Londra’da olduğunu hatırlar. Kısa süren bir araştırmadan sonra doktorun adresini bulur. Büyük bir heyecanla doktorun çalıştığı odanın kapısına geldiğinde, “Acaba uzun bir aradan sonra beni görmekten hoşnut olacak mı?”, yoksa “Birkaç nazik cümlenin ardından kendimi tekrar Londra’nın hüzünlü bacaları ve bakımsız kulübeleri arasında mı bulacağım?” endişeleriyle kapıya vurur ve doktorla karşılaşır. İlk karşılaşma anından ve aralarında geçen fazla içten görünmeyen diyaloglardan sonra yazar sıkıldığını hisseder, tedirgin olur ve neşesi kaçar. Çünkü, ona en canlı manevi zevkleri tattırmış olan, savaştaki ortak sıkıntılarını paylaşan, yaralı arkadaşları için ortak şefkat duyan iki insanın bütün duyguları, dünya görüşleri üzerinde yalınkat şekiller gibi ölmüştür.</font></font></font></em><br />
<em><font color="#8b0000"><font face="Verdana"><font size="2">Yazar ve doktor bu sıkıcı ortamdan kurtulmak için hastane odalarını gezmeye başlar. Yaşlı bir hastanın ölmek üzere olduğunu duyan doktordaki ani heyecanlanma ve tavır değişikliği yazarın dikkatini çeker. Beraber hastanenin diğer bölümlerini gezdikten sonra, akşam yemeğinde buluşmak üzere ayrılırlar. Yemekte buluşan iki eski arkadaş, askerlik hatıralarını andıktan sonra, “Ruhun ölmezliği ve ruhun ölümden sonra somut olarak gösterilmesi” konularında tartışmaya başlarlar. Yazar, ruhun bedenle birlikte yok olduğunu, doktor ise ölümden sonra ruhun yaşadığına inanmaktadır. Kendini ispatlamak amacı güden doktor, hastaneye kadar gitmek zorunda olduklarını söyler.</font></font></font></em><br />
<em><font color="#8b0000"><font face="Verdana"><font size="2">Söz edilen hastane odasına gelindiğinde yazar, gündüz ölmek üzere olan yaşlı hastanın ölmüş olduğunu görür ve ne olup bittiği hususunda kafasında soru işaretleri oluşmaya başlar. Doktor ve yardımcısı, yazarın kafasında oluşan soruları yanıtlamak istercesine harekete geçer ve yaşlı adamın üzerine bir deney düzeneği kurarlar. Yapılan deneyde, ölümü takip eden saatler içinde cesedin ağırlığının belli aralıklarla azaldığını ispat ederler. Doktor, bu ağırlık azalmasının sebebini kendi düşüncesinin dayanağı olduğunu ifade eder. Yazar bu deneyden, arkadaşının insan ruhunu maddi usullerle aradığını düşünür ve doktordan açıklama yapmasını ister. Doktor ise, insan ruhunu aramadığını, maddeye bağlı olan, ona henüz keşfedilmemiş özelliği veren bir enerjiyi, yani hayatı aradığını söyler. Hatta bütün canlılarda “hayat akışkanı” denilen bir madde bulunduğunu ispata ve hatta bu akışkanda ruhu ve maddeyi aramak ve sonra nasıl birleştiklerini göstermek amacı güttüğünü söyler.</font></font></font></em><br />
<em><font color="#8b0000"><font face="Verdana"><font size="2">Olaylar yazarı öyle bir durum içerisine sokar ki, yazar kendini bu deneyde bir araştırmacı, bir asistan olarak görmeye başlar. Bu durum, onun gördüklerini Fransa’da bulunan bir fizikçiye anlatmasına neden olur. Fransız fizikçi, yazarı dinledikten sonra doktorun cam fanus altında topladığını zannettiği ve topladığı enerjiği ultraviyole ışınları ile somutlaştırabileceğini anlatır. Deneğin gidişatını değiştireceğine emin olarak İngiltere’ye dönen yazar, doktora gördüklerini anlatır.</font></font></font></em><br />
<em><font color="#8b0000"><font face="Verdana"><font size="2">Bir gün, yapılacak deneyi bir an önce görebilmek için Saint Bernabee hastanesine gelir. Deneyde yazarın hemen her gün hastaneye giderken gördüğü bir satıcı ölü olarak büyük bir cam fanusun altında yatmaktadır. Ayrıca ultraviyole aleti, tam fanusun tepesine ışın vuracak şekilde yerleştirilmiştir. Deney başladıktan kısa bir süre sonra fanusun tepesinde mavimtırak bir sis belirmeye başladı. Acaba bu sis doktorun aradığı “hayat akışkanı” mıdır? Şekilsiz bu sis daha sonra yumurtamsı bir görünüş alır. İkisinin de merak ettiği şey gerçekten o yumurtamsı sisin satıcıya ait ruh mu olduğudur? Bunu bilememekte ve açıklayamamaktadırlar&#8230;</font></font></font></em><br />
<em><font color="#8b0000"><font face="Verdana"><font size="2">Yazar Saint Bernabee hastanesine o kadar sık gelmektedir ki, diğer doktorlarla da tanışma, hatta ahbap olma fırsatı bulmuştur. İşte o doktorlardan biri, doktor Diggby, Dr. James’in son aylarda yaptığı deneylerden haberi olduğunu ve bu deneylerin ona büyük zararlar verebileceğini, yakın arkadaşı olarak da yazarın bu işten onu caydırması gerektiğini anlatır. Sebep olarak, Dr. James’in Edith Philips adında çok güzel bir tiyatro oyuncusuna aşık olduğunu, bu kızın ölümcül bir hastalıkla pençeleştiğini ve doktorun kızı kaybetme korkusu içinde yaşadığını, bu deneyleri de bu sebepten ötürü yaptığını gösterir.</font></font></font></em><br />
<em><font color="#8b0000"><font face="Verdana"><font size="2">Yapılan deneylerden kendini alıkoyamayan yazar, doktorun iki kadavranın ruhlarını bir cam fanusta toplaması deneyi sırasında tüm bunların bir zalimlik olduğunu düşünmeye başlar. Çünkü yazara göre,” ölmek uyumaktır” ve bu kadar zahmetli bir yaşamdan sonra insanlara uykuyu ve dinlenmeyi haram etmenin zalimlik olduğunu söylerek cam fanusu kırar ve oradan ayrılır.</font></font></font></em><br />
<em><font color="#8b0000"><font face="Verdana"><font size="2">Aradan birkaç gün geçtikten sonra yazara bir mektup ulaşır. Mektup, doktordan gelmektedir ve kendisini anlayışla karşıladığını ve acele hastaneye uğraması gerektiği yazmaktadır. Bunun üzerine yazar, kendini cezbeden bu deneylerden vazgeçemez ve hastaneye geri gider. Doktorun sakinleşmiş ve sevinçli yüzü, bir önceki deneyin aksine, birbirini seven ve beraber yaşayan iki insanın cesedinden çıkan sis bulutunun (ruhların), tek bir fanus içinde daha parlak bir ışık olarak ortaya çıktığını anlatmaktadır. Gerçekten de, yakın bir sirkte çalışan ikiz kardeşlerin cesetlerinden çıkan sis bulutu çok parlak ve görülmeye değerdi. Sonuçta doktor aradığını, yani birbirini seven iki insanın ruhlarını ölümlerinden sonra beraber yaşatmayı başarmıştır.</font></font></font></em><br />
<em><font color="#8b0000"><font face="Verdana"><font size="2">Yazara göre deneyler bitmiştir ve kendisinin Fransa’ya dönmesi gerekmektedir. Doktora ayrılacağını söylemek üzere hastaneye gider ve ayrılacağını belirtir. Doktor bu ayrılıktan hoşnut değildir. Hoşnut olmadığını belirten birkaç cümleden sonra yazardan bir yardım dileğinde bulunacağını ve bu yardımı nerede, ne durumda olursa olsun yapması gerektiğini söyler ve yazara söz verdirir. Yazar Fransa’ya döndükten kısa bir süre sonra doktor James’in çok sevdiği Edith Philps ile evlendiğini öğrenir ve bu duruma çok memnun olur.</font></font></font></em><br />
<em><font color="#8b0000"><font face="Verdana"><font size="2">Yazar, 1928 yılının ocak ayı ortalarında, hastalanmış olan bir arkadaşının Kopenhang’ta vereceği bir konferanstaki yerini almak için bu şehre gider. Trende yazarı bir telgrafçı karşılar. Telgraf Dr. James’ten gelmiştir ve acele Londra’ya gelmesini istemektedir. Yazar telaşlanır, çünkü oraya gitmesi için gerekli zaman ve vasıta sıkıntısı vardır. Fakat, sözünde durması gerekmektedir ve adrese gitmek üzere yola koyulur. İki günlük bir gecikme ile adrese varır, kapıyı Dr. James’in hizmetçisi açar ve bayan James ile Dr. James’in öldüğünü ve kendisine iki mektup bıraktığını anlatır. Mektuplardan, doktorun yazardan neden yardım istediği anlaşılmaktadır: Doktor arkadaşından eşi ve kendisinin ruhlarını, yaptıkları deneylerdeki gibi , bir cam fanus içinde beraber yaşatmasını istemektedir.</font></font></font></em><br />
<em><font color="#8b0000"><font face="Verdana"><font size="2">Mektupta istenilenleri yapmak için vakit geçmiştir ama bir fırsatı olabileceğini düşünen yazar cesetlerin yerini sorar. Fakat cesetler, yazarın gecikmesi nedeniyle belediye ekipleri tarafından defnedilmiştir. Artık yazar için tek umut vardır, doktorun deney düzeneğini önceden hazırlamış olması ve karısının ölümünden sonra kendini öldürüp bu deneyi başlatmış olması . Hizmetçiye deney odasının yerini sorar, odaya girdiğinde, bütün deney düzeneğinin görevliler tarafından kırıldığını görür . Artık hiçbir şansı kalmamıştır. Arkadaşına verdiği sözü gerçekleştirememenin acısı içerisinde Paris’e döner </font></font></font></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/i/insan-sarrafi-kitap-ozeti-4.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İş Dünyası Savaşları kitap özetleri</title>
		<link>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/i/is-dunyasi-savaslari-kitap-ozetleri.html</link>
		<comments>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/i/is-dunyasi-savaslari-kitap-ozetleri.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 08 May 2008 08:48:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[i]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/i/is-dunyasi-savaslari-kitap-ozetleri.html</guid>
		<description><![CDATA[Günümüzde büyük şirketlerin üretim ve pazarlamaya ayırdığı fonların, devletlerin silâhlanmaya ayırdığı dev bütçelerden farkı kalmamıştır. Zaten iş hayatında birçok sorunun çözümünü askerî stratejinin uygulamalarında aramak batılı büyük şirketlerin son yıllarda başvurduğu yoğun bir yöntem olmuştur. İşte kitap bu stratejileri anlatmakta ve örneklendirmektedir. Yazar Dr.Barrie G. JONES; Kuzey ve Güney Amerika, Japonya, Orta Doğu ve Afrika&#8217;da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Günümüzde büyük şirketlerin üretim ve pazarlamaya ayırdığı fonların, devletlerin silâhlanmaya ayırdığı dev bütçelerden farkı kalmamıştır. Zaten iş hayatında birçok sorunun çözümünü askerî stratejinin uygulamalarında aramak batılı büyük şirketlerin son yıllarda başvurduğu yoğun bir yöntem olmuştur. İşte kitap bu stratejileri anlatmakta ve örneklendirmektedir.<span id="more-1666"></span></p>
<p>Yazar Dr.Barrie G. JONES; Kuzey ve Güney Amerika, Japonya, Orta Doğu ve Afrika&#8217;da ilâç ve diğer sağlık malzemeleri satışında yoğun pazar tecrübesi olan bir uzmandır. Pazarlama danışmanı ve stratejik pazarlamacı olarak uzun yıllar görev yapmıştır. Güneş yağından diş macununa, saç, öksürük ilâçlarından soğuk algınlığı ilâçlarına kadar çeşitli ürünlerin dünya pazarlamasını düzenlemiştir. Genel iş ve pazarlama stratejileri üzerine pek çok makale kaleme almıştır.</p>
<p>Yazar bu kitabında, iş dünyasındaki mücadele yöntemlerini klâsik içerikli düz bir yapıdan çekip alarak, askerî stratejinin bir sanat ve uygulama alanına oturtmuş, böylelikle konuya güçlü bir yaklaşım getirmiştir. Günümüzde askerî stratejiler askerlerin malı olmaktan çıkmış, siviller de sıkıştıkça bir kurtarıcı olarak bu stratejileri kullanmaktadır. Ayrıca komutanlık ve yöneticilik üzerinde durmuş, bunların doğal yeteneğe bağlı ve kişiye, tanrı tarafından ana rahminde verildiğini belirtmiştir. Askerî kademelerde olduğu kadar iş çevrelerinde de sıradan insanın büyük işler başarması ve keskin dönemeçleri aşması imkânsızdır.</p>
<p>Bu eserde pazar ortamında çarpışmaları kazanabilmek için, askerî stratejinin tüm uygulama şekilleri geniş boyutları ile ele alınmıştır.</p>
<p>Özellikle iki amaç üzerinde durulmuştur:</p>
<p>1. Askerî stratejinin değişmez ilkelerini kullanarak bir kuruluşta gerçekleştirilecek stratejik manevraları özlü bir biçimde yöneticilere verebilmek.</p>
<p>2. Pazar savaşının gerçeklerini ortaya koyarak, yapılan hataları çok yönlü bir analiz içinde belirlemek.</p>
<p>Pazarlara girebilmek, oralarda yerleşmek ve saha genişlemelerinde bulunabilmek için, rakipleri ortadan kaldırma faaliyetlerinde, ordularda olduğu gibi güçlü bir yapı ve manevrayı gerektirir. Kitap, üç değişik kitleye yöneliktir.<br />
a. İş adamları, özellikle stratejiye ilgi duyanlar,<br />
b. Askerlik stratejisi öğrencileri ve okuyucuları,<br />
c. İş dünyası stratejisi üzerinde çalışan öğretmenler, öğrenciler ve araştırmacılar.<br />
İş Dünyası Savaşları, pazar savaşının iç kademelerindeki yöneticiler için temel bir bilgi kaynağıdır. Pazar ortamındaki çarpışmaları kazanmak için askerî stratejinin ilkelerini kullanmak gerekir. Şirketler, pazar savaşlarını, stratejilerin rakiplerine oranla sağlıksız ve zayıf hazırlanması, kötü uygulanması nedeniyle kaybederler. İster çok köklü, ister çok deneyimli olsun, isterse en son teknikleri kullansın her türlü kuruluş, pazar ortamında saf dışı bırakılabilir.</p>
<p>Şu anki pazar şartlarına en yakın örnek savaştır. Derece ve tür farklılıklarının yanında her ikisinin önemli benzerlikleri vardır. Şirketler ve ordular engelleme, saldırı, savunma ve uzmanlaşma konularında ortak stratejik manevraları paylaşabilirler. Bu stratejiler, düzenleniş ve uygulanış bakımından birbirine benzer. Eşdeğer sistemler ve yöntemler kullanılır. Çatışmada üstünlük sağlamak için haber alma, silâhlanma, lojistik ve iletişim gibi benzer faaliyetler kullanılır.</p>
<p>Çatışmanın iki türü arasındaki benzerlik şaşırtıcı değildir. Çünkü şirketler ve ordular bir tek amaç için oluşturulur. İster savaş alanında olsun, ister pazar ortamında mücadele, yaşamak için oyunu kuralına göre oynayarak savaşmayı öğrenmek gerekir. İş hayatı, pazarda bir hasmı saf dışı bırakarak daha iyi bir konum elde etmek için yapılan savaşlardan ibarettir. Pazar çatışması ise pazarda bir diğer şirketin güvenliğini, gücünü ve prestijini sarsacak amaçların bir arada bulunmasından kaynaklanır.</p>
<p>Savaşlar, en az hata yapanlar tarafından kazanılır. Uygun bir strateji seçmeyen, kaynaklardan yoksun olan, kötü yönetilen, zayıf silâhları olan, malzeme ve eğitimi yetersiz bulunan, bilgisi olmayan ya da inancı zayıflamış şirketler, savaş alanında orduların uğradığı bozguna uğrarlar.</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kitap-ozetleri.com/kitap-ozeti_kitap_ozetleri/i/is-dunyasi-savaslari-kitap-ozetleri.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

